ANA SAYFA
HAYATI
FOTOĞRAFLAR
VİDEOLAR
Eren Web Tasarım
HATIRALARI

KEL ÇOBAN

- Keloğlan Mağarasının efsanesini anlatan bu ürünüm Dodurgalı çocuklara armağanımdır.-
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, Denizli iline bağlı Acıpayam ilçesinin Dodurga köyünde bir çoban yaşarmış. Garip, fakir biriymiş. Hayatını, köylülerin koyun, keçi ve sığırlarını güderek kazanırmış.
Çobanın başı kel imiş. Kel başı onun biricik derdiymiş. Bu sebeple köylünün eğlencesiymiş. Çocuklar, gençler, ihtiyarlar, herkes ona takılırmış. Önceleri "Kel çoban" demişler. Zaman içinde "Keloğlan" diye bilinip öyle çağırılmaya başlanmış:

-Gel Keloğlan, git Keloğlan;
Kuzuları güt Keloğlan.
Saçlarından bir kazak ör
Pazarlarda sat Keloğlan…

Asıl adı unutulan garip çoban kelliğine de üzülürmüş, "Keloğlan" denmesine de… Çok üzülürmüş çok… Ancak bir şey diyemezmiş. Delikanlıların uzun saçlarına bakar bakar iç geçirirmiş.

-Ah, olsaydı, çok isterdim
Birkaç tutam uzun saçım.
Diğer gençler gibi ben de
Tarak alıp tarasaydım.
Aynalara baka baka
Saçlarımı bir o yana
Bir bu yana yatırsaydım!

Gelen bir şaplak vururmuş kel başına, geçen bir şaplak… Vurup geçmekle de kalmazlarmış. Karşısına geçerek sırıtırlar, eğlenirler, alay ederlermiş.

-Kel çobanın kel başı,
Gözleri biraz şaşı.
Yeni çıkıyor kaşı,
Birkaç şaplak sen de vur,
Gel biraz da sen kaşı!

Bir gün böyle iki gün böyle… Kel çoban, garip çoban, üzüntüsünü kavalına üflemiş. Koyunları ile dertleşmiş.

-Bıktım şaplak yemekten,
Alaylı söz dinlemekten.

Ne yapayım, ne edeyim?
Ben nerelere gideyim?

Ey koyunlar, kuzucuklar!
Siz bir akıl verin bana,
Bir şey deyin şu çobana.

Üzüntüsü iyice artmış. Düşünmüş, taşınmış, insanlara hiç görünmemeye karar vermiş. Bir gece, yanına biraz azık almış. Köyden, kimselere görünmeden ayrılmış. Az gitmiş, uz gitmiş, kel başını kaşıya kaşıya yürümüş. Gidiyormuş amma nerede duracağını ve nerede barınacağını bilmiyormuş.
Bir zaman sonra ayakları onu bir mağaraya götürmüş. Küçük bir girişi varmış mağaranın. O delikten girmiş. Bir köşeye kıvrılıp yatmış. Orada sabahı etmiş.
Sabah olduğunda ne görsün! Gördüğü güzellikler karşısında gözleri kamaşmış. Şırıl şırıl akan suyun oyarak meydana getirdiği bin bir şekil, bin bir eser… Sarkıtlar, dikitler, sütunlar… Kel çoban o mağarayı çok sevmiş.

-Ben burada kalacağım,
Köyüme dönmeyeceğim
Alay eden, şaplak vuran
Kimseyi görmeyeceğim.

Beni biraz arasınlar
Değerimi anlasınlar.
Koyunları güttürecek
Bir başka çoban bulsunlar…

O sabah, köylüler Keloğlan'ı göremeyince şaşırmışlar. Merak içinde kalmışlar. Alay etmekten geri durmasalar da onu çok severlermiş. Her biri bir yana dağılıp aramaya başlamışlar. Evinin her köşesine bakmışlar. Çevreyi dere tepe dolaşmışlar. Çalı ardı, kaya dibi, her bir tarafa bakmışlar. Avazları çıktığı kadar bağırmışlar:

-Neredesin Kel çoban?
Neredesin Keloğlan?
Sesimize bir ses ver!
Üzdü bizi kaybolman!

Evde yok, köyde yok… Derede tepede yok… Çalı ve kaya diplerinde de bulamamışlar. Sonunda ümidi kesmişler. Köye dönmüşler. Ancak aramaya sonra da devam etmişler. Günler boyu, köyün çevresindeki derelerde, tepelerde dolanıp durmuşlar.

Kel çoban mağarada,
Yan gelip yatıyormuş.
Köylüler dere tepe
Çobanı arıyormuş.
Zaman da bir su gibi
Akarak gidiyormuş;
Çoban bulunmuyormuş.
On beş yirmi gün geçmiş,
Köylü ümidi kesmiş.

Kimi;
-Bir başka köye gitmiştir, demiş.
Kimi;
-Artık aramayalım, bir köşede ölüp kalmıştır, diye söylenmiş.
Kimi de;
-Bizim eğlencemizdi. Onsuz biz ne yaparız? Koyunlarımızı kime güttürürüz? diye içini çekmiş.

İşte o günlerin birinde, köylülerden iki kişi, dağdan, avlanmadan dönüyormuş. Kel çobanın sığındığı mağaranın önünden geçiyorlarmış. İçlerinden birinin gözü, o mağaranın girişine takılmış.
-Şu oyuk, insanın gireceği kadar büyük. Bir de şuraya bakalım. Bizim Kel çoban buraya girmiş olabilir, demiş.
-Bakmadığımız yer kalmadı. Şu oyuğa da bakalım. Eksiğimiz kalmasın, demiş diğer köylü.
Önce biri girmiş o delikten, sonra diğeri.

İkisi de çok şaşırmış, hayretler içinde kalmış. Bir koca mağara… Çeşit çeşit sarkıtların, dikitlerin ve sütunların göz kamaştırdığı şahane bir manzara… Mağaranın bir köşesinde de sırma saçlı, yakışıklı bir genç… O gence doğru gitmişler.
-Sen kimsin? diye sormuşlar.
Yakından baksalar ki, karşılarındaki kişi, aradıkları insandır, Kel çobandır.
-Bu Keloğlan, demiş biri.
-Hayır, olamaz! Bunun sırma gibi saçları var, demiş diğeri.

Bizim çoban, onların hâline gülmüş. Orada şunları söylemiş:
-Evet, şaşırmayın canım,
Keloğlan'ım, Kel çobanım.
İyi ki sizden kaçmışım,
Mağaraya saklanmışım.

Yirmi gündür buradayım,
Burada çıktı saçlarım.
Bu mağara şifa verdi,
Bak, kalmadı kellik derdi.

***
Dodurgalı köylüler,
Bu duruma sevinmişler.
Çobanı oradan çıkartıp
Ondan özür dilemişler.
Birlikte köye dönmüşler.
Bu şifalı mağaraya
Onun adını vermişler,
"Bu, Keloğlan Mağarası,"
Böyle bilinsin!"demişler.
"Bu mağarayla birlikte
Kel de anılsın!" demişler