SÜLEYMAN’DAN SÜLEYMAN’A

Yörüklerin Süleyman veya diğer lâkabıyla Koreli Süleyman, hanay evinin pencere kenarındaki sedirine oturmuş, dışarıya bakıyor; görebildiği kadarıyla dere tepe uzanıp giden köyünün arazilerini seyrediyordu. Sabah saatlerinden bu yana yağmur, ne kuvvetlenmiş ne de dinmişti; “ahmak ıslatan” türünden yağmaya devam ediyordu. Baharı yaşamaya başladıkları şu günlerde yağmurun yağması iyiydi, rahmetti, bereketti... Toprak, otlar, ağaçlar, ekinler besleniyordu. “Allah’ın izniyle bu yıl verim iyi olacak. Köylümün, insanımızın yüzü gülecek...” diye söylendi. Bir cevap gelmesini bekledi; gelmeyince de yer minderinin üzerinde oturmakta olan hanımına baktı, yoktu. “Ben hatıralara dalınca gitmiş, haberim olmamış... Deminden beri boşuna söylenip duruyorum demek ki...” diyerek gülümsedi. Hayattan, tabak, tencere sesleri geliyordu; öğle yemeğinin hazırlığı vardı.
 
Sarıkeçili Yörüklerindendi Süleyman. Ataları, yüzyıllar önce birkaç aile gelmiş, araziyi hayvancılık yapmak için uygun görerek çadırlarını burada çatmışlardı. Sonraları evlerini, damlarını da yaparak Güney adlı bu köyü oluşturmuşlardı.
 
Süleyman, ihtiyarlığın gelip çöktüğü, iş göremez duruma getirdiği şu zamana kadar, kendini bildi bileli çalışmıştı. Çobanlık, çiftçilik, marangozluk, inşaat ustalığı... Temelinden çatısına kadar köydeki nice ev onun elinden çıkmıştı. Köyünde ve çevre köylerde inşaat ustası olarak ün yapmıştı. O günlerdeki bir hatırası canlandı gözlerinde.
 
Köyün, varlıklı, dul bir kadını, “Bana hanay bir ev yapıver.” demiş, o da yanına iki işçi bularak çalışmaya başlamıştı. Kadın, yetişkin kızıyla birlikte; inşaat süresince yemeklerini yapmış, çaylarını demlemiş, onlarla sohbetler etmişti. İnşaat sürerken kadın, köylüsü Süleyman’ı daha yakından tanımış ve sevmişti. Ev tamamlanıp da parayı teslim ederken üstüne bir de teklif yapmıştı.
 
-Seni çok sevdim Süleyman, demişti. Ustasın, çalışkansın, dürüstsün, taştan ekmeğini çıkarıyorsun. Kızımı sana vermek istiyorum. Ne dersin?
 
Bekâr Süleyman ne desin? Sevinmiş, kabul etmişti. Kayınvalidesinin yardımlarıyla düğün dernek kurulmuş, evlenmişti. Mutluydu, bir yuva kurmuştu; ailesi vardı, inşallah çocukları da olurdu... Yalnız, kayınvalidesi ile kendisinin hesaplarında olmayan bir durum vardı, hanımı mutsuzdu. Hanımı, annesinin ısrarı üzerine “evet” demiş ve evlenmiş olmalıydı ki; kocasını sevmemiş, evliliği daha fazla yürütmek istememişti. Süleyman daha fazla çalışıp, yiyecekten giyime bolluk içinde yaşatmasına rağmen hanımının yüzünü doğrultamamıştı. Kavga ve gürültü de yaşamamışlardı. Ayrılma isteğini, “Şu sebepten dolayı...” da dememişti hanımı. Kadın, öz anasına bile karşı çıkmış, “İstemiyorum!” deyip direnmişti. Evlilikleri, çocukları olmadan kısa sürede boşanmayla neticelenmişti.
 
Süleyman çok üzülmüş, bir sebep bulmaya çalışmış ve şu sonuca varmıştı: Damadını çok seven ve kızının rahat bir hayat yaşayacağını düşünen kayınvalidesi, kızının gönlünün var olup olmadığına bakmamış, kendi isteğini kabul ettirmişti. Kız, o günlerde annesine itiraz edememiş ve evlendiği erkeği sevememişti. Kadının içine kapanmasını, boşanmasını, boşandıktan birkaç yıl sonra maddî açıdan kendisi kadar olmayan bir başka köylüsüyle evlenmesini bu sebebe bağlamıştı. Köy gibi küçük yerde boşanmak, üretilen lâfları karşılamak ve yeniden evlenmek zordu. Süleyman o zorluğa katlanmış ve sonraki yıllarda ikinci evliliğini yapmıştı.
 
Yörüklerin Süleyman, köyde kahvehane de işletmiş, kahvehanenin bir köşesine koyduğu –kendi elleriyle yaptığı- bir koltukta müşterilerinin saçlarını keserek berberlik sanatıyla da meşgul olmuş, kazancına kazanç eklemişti.
 
Süleyman’ın aklına berberlik denince Kore gelirdi. Çünkü o bir Kore gazisi idi ve berberlik yaparken kullandığı makine ve aletleri Kore’den alıp getirmişti. İyi hatırlıyordu: 1953 yılının Haziran ayı başlarıydı. İstanbul’da askerlik yaparken, “Kore’ye yine asker gönderilecek.” demişler, oluşturulan 4. Türk Tugayı’na kendisini de dahil etmişlerdi. Denizi İstanbul’da gören kıraç toprakların çocuğu Süleyman, kendisini bir vapurda bulmuş; günlerce denizin üstünde çalkalana çalkalana önce İskenderun’a, oradan da Kore’ye yolculuk yapmıştı. Hep ayağı toprağa basan, bazen yaya, bazen at ve eşek sırtında yolculuklara alışkın Süleyman, ilk günlerde zorlanmıştı. Vapurun dalgalara uyarak sallanmaları içini dışına çıkaracak duruma getirmişti. Güvenenemişti denize... Sonraları zor da olsa alışmış, denize de güvenmek durumunda kalmıştı.
 
Birliği, Temmuz ayı içinde Kore’ye ulaştığında savaşın sona erdiğini ve anlaşma yapıldığını öğrenmişlerdi. Kendilerinden önce gelen 3. Türk Tugayı’nın askerlerini Türkiye’ye uğurlamışlar ve savaşa girmemişlerdi. İmkân bulduğu, izin verildiği zamanlarda Kore’yi, Korelileri tanımaya çalışmış, birliğin yakınındaki şehri gezmiş; köylüsüne, ilerde çoluk çocuğuna anlatacağı hatıralar edinmişti. İşte o günlerde, bir dükkânda karşılaştığı tıraş makinesini görünce; “Köyümde berberlik yapar, para kazanırım.” diye düşünmüş ve almıştı. “Allah bereket versin. O makineler sayesinde az para kazanmadım; çoluk çocuğumun nafakasını çıkardım.” diye mırıldandı.
 
Bir ara Devlet, Kore gazilerine maaş bağlamış; kendisine de teklif edilmişse de o reddetmişti. Savaşmayan bir insana nasıl maaş bağlanırdı ki... Haram olurdu, haram... O inşaatçıydı, çiftçiydi, kahvehane işleticisiydi, köyün tek berberiydi ve gücü kuvveti de yerindeydi. Devlete muhtaç bir kişi değildi ve hak etmediği bir maaşı da alamazdı...
 
Evin alt katındaki mekânından ineğin böğürtüsünü duyunca yaşadığı zamana döndü. Artık ihtiyarlamıştı; inşaat işleri yapacak, kahvehane işletecek, toprağı işleyecek gücü yoktu. Tıraş makinesini ve ek aletlerini de toplayıp kutusuna koymuştu. Birkaç dönüm kıraç arazisinden elde ettiği kuru mahsuller, bir inek, iki kuzu ve üç beş tavuktan ibaretti maddi varlığı... İneğin sütü, danası ve düvesi, peynir, yoğurt... Tavukların eti ve yumurtaları... Kuzuları, Kurban Bayramı için besliyordu. Bu ortamda, çok kıt denecek bir gelirle hayata tutunmaya çalışıyordu. Zaman zaman paranın yokluğunu hissediyor, kimselere bir şey diyememenin üzüntüsünü yaşıyordu. “Ah!” çekti. “Gitti kahpe gençlik! Memur emekli oluyor, fabrikalardaki işçi de öyle... Ah, bir emekli maaşım olsaydı! Üç beş yüz liracık gelire sahip olmanın zamanları şimdi... Çocukların ellerine bakmadan, onlara muhtaç olmadan yaşamayı isterdim.”
 
Para sıkıntısı duyduğu günlerde içinden bir ses; “Zamanında sana, Kore gazisi olduğun için maaş bağlanacaktı; gençliğine, gücüne, kuvvetine güvenerek kabul etmedin. Şimdi işte böyle sızlanırsın!” diyordu. O sesi hemen bastırıyor; “Sen doğru olanı yaptın Süleyman!’” diyordu; “Evvela Allah, çocukların seni aç ve açıkta bırakmazlar.”
 
-Süleyman! Yemeği şimdi mi yiyeceksin öğle namazını kılıp da mı?
 
Hanımı, hayattan sesleniyordu. Namaza daha zaman vardı. Acıkmıştı. Kalkmaya davranırken seslendi.
 
-Sofra bezini ser hanım, geliyorum!
 
***
Bir gün, şehirde berberlik yapan oğlu İlyas geldi. İlyas, mesleğini babasından öğrenmiş; Çıraklık Eğitim’den ustalık belgesi alarak dükkân açmıştı. Rızkını berberlikten kazanıyor, çoluk çocuğuna o kazancıyla bakıyordu. Arayı fazla uzatmadan gelirdi İlyas, ana ve babasının hâl ve hatırını, ihtiyaçları olup olmadığını sorardı. Dönerken de babasının eline bir miktar para sıkıştırır ve dua alırdı. Ancak bu gelişi farklıydı. Bu gelişinde para vermek bir yana, babasının karşısına geçmiş ve evdeki tek ineğini istemişti.
 
-Baba, demişti. Baba! Şehirden bir arsa alacağım. Biraz eksiğim kaldı. Benim için ineğini satarak o eksiğimi tamamlar mısın?
 
Oğlu arsa alacak, arsaya ev yapacak ve kiradan kurtulacaktı. Bu güzel bir haberdi. Fakat, sütü, danası, düvesiyle kendine destek olan ineğini kaybedecekti. Sonra diğer çocukları karşı çıkmazlar mıydı? Kısa bir süre bunları düşündü. “Çocuklarım karşı çıkmazlar, birbirlerini severler, destekler, birbirlerinin adam olduklarını isterler.” dedi. “Karşı çıkan olursa ağzının payını verir, sustururum.” dedi. “Bir inek ve onun geliri eksik olsun. Evlatlarım beni aç ve açıkta bırakmazlar.” dedi. Dedi, dedi, dedi... Sonunda cevabı verdi.
 
-Tamam İlyas. İneği satıp parasını sana veriyorum. Arsan hayırlı olsun. İnşallah en kısa zamanda bir ev sahibi de olursun.
***
Yörüklerin Koreli Süleyman, kahvehane işlettiği yıllarda ilçedeki esnaf odasına kayıt yaptırmıştı. Beş on yıl, esnaf odasının kayıtlı üyesi olarak aidatlarını da ödemişti. Sohbetlerde bunu babasından öğrenen İlyas, bu kaydın emekliliğe esas olacağı ve üzerine Bağ-Kur’a beş yıl süre ile şu kadar daha ödeme yaparsa babasının emekli olacağı bilgisini de almıştı. Kendisinin bankada bir miktar parası vardı ancak yeterli değildi. Babasının ineğinin değeri bu eksiği kapatacaktı. Kapatmıştı...
 
İlyas, babasının esnaf odasındaki kaydını çıkarttırdı. Kendi parasını bankadan çekerek üzerine ineğin satışından elde edilen miktarı da koydu. Bağ-Kur’a müracaat etti. İşlemleri başlattı. Birkaç ay sonra babası emekliydi artık. Yörüklerin Koreli Süleyman’ın ilk maaşı kamu bankalarından birine yatırılmıştı.
 
İlyas sevinç içindeydi. O hafta sonunu iple çekti. Çocuklarını alarak köye gider gitmez babasının önünde diz çöküp el öptü. Durumu ayrıntılarıyla anlattı.
 
-İneğinin parası seni emekli etti baba. Şu, emekli olduğuna dair Bağ-Kur’un yazısı. Şu da bankada yatan emekli maaşın. Hayırlı olsun. Emekli maaşlarını anamla birlikte sağlıkla harcayın...
 
Süleyman şaşırmış ve duygulanmıştı. Gözleri nemlendi. Odada herkes aynı durumdaydı. Hanımı, oğlu, gelini, torunları... Duygular daha bir yoğunlaştı ve ağlamayan kalmadı.
 
Torun Süleyman’ın da gözyaşları, yanaklarından süzüm süzüm süzülüyordu. O anı bir fotoğraf karesi gibi hafızasına nakşediyordu. Bu sahne, bu sahnede yer alan ve o anda sevinç gözyaşları döken her kişinin hafızasından hiç silinmeyecekti.
 
***
On beş yıl kadar geçmişti. Yörüklerin Koreli Süleyman Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, Torun Süleyman da büyümüştü. Bir gün, babası ile anasının arasında geçen bir konuşmaya şahit olacaktı.
 
-Çocuklar büyüdü, masraflar arttı, benim meslek bu çarkı döndürmeye yetmez oldu hanım, diyecekti babası. Her cadde ve sokakta adım başı berber dükkânı açıldı. Çocuklar ve gençler, ben gibi yaşı ilerlemiş berberleri tercih etmiyorlar artık... Sonra dükkân kira, ev kira...
 
-Emeklilik durumun nasıl bey? diye soracaktı anası. Hem emekli maaşı alır hem de berberliğe devam ederdin. Bütçemize bir maaş daha girerdi.
 
Babası bu soruyu, üzgün ve ümitsiz bir tavırla cevaplayacaktı.
 
-Emekliliği hak ettim etmesine de Bağ-Kur borçlarımızı ödeyemiyorum ki... Bugün ödeyebilsem, yarın emekli olurum. Artık yetişemez oldum...
 
Torun Süleyman, o sözleri duyunca sarsılacaktı. Gözlerinin önüne, yıllar önce yaşadığı sahne gelecekti. Babası; dedesinin emekli olabilmesi için birikmiş parasını götürüp Bağ-Kur’a yatırmıştı. Dedesi emekli maaşına kavuştuğu için herkes ne kadar da çok sevinmişti o gün. “Babam dedemi sevindirdi, ben de babamı sevindirebilirim, sevindirmeliyim.” diye düşüncelere dalacaktı.
 
Bir şeyler yapmalıydı amma nasıl?... Önce babasının Bağ-Kur’a olan borcunun miktarını öğrenmesi gerekiyordu. Babasının evraklarını koyduğu çekmeceyi karıştırdı. Bir makbuzun üzerine yazılı sicil numarasını ayrı bir kâğıda kaydetti. Sosyal Güvenlik Kurumu’na gitti. O kurumda babasının arkadaşları olan amcalar vardı; onları arayıp buldu. Beklediği gibi gereken yardımı gördü. Borç biraz birikmişti ancak ödenmeyecek kadar değildi. O an kararını verdi. Bankadan kredi çekecek ve babasının SGK’ya olan borcunu ödeyecekti. Kredi borcunu da sigortalı olarak çalıştığı iş yerinden aldığı o az ücretle karşılayacaktı.
 
Bu düşüncesini annesine açtı.
 
-Anne! Babamın borcu şu kadar. Banka bana o miktar kadar kredi verecek. İş yeri sahibi de bana kefil olacak. Babama bir sürpriz yapalım. Dedem gibi babam da sevinsin...
 
-Yapalım oğlum, babanı sevindirelim.
 
-Bir şartım var, babama haber vermeyeceksin.
 
-Söz oğlum, haber vermeyeceğim!
 
Kadın, oğlunun bu teklifini duyunca şaşırmış ve sevinmişti. Merhametli, yardımsever bir evlada sahip olmanın sevinciyle duygulandı; oğlunu bağrına bastı.
 
-Benim merhametli oğlum, canım oğlum...
 
***
 
Bu konuşmadan bir ay kadar sonra idi. Akşam yemeği yenmiş, sıra kahvelerin içilmesine gelmişti. Kıt kanaat geçinen fakat mutluluğu yakalamış bir aile tablosu vardı odada. İlyas kahvesini yudumlarken, önüne, emekli olduğuna dair evraklar koyuldu. Hanımı, çocukları onu tebrik ettiler.
 
-Baba! Emekliliğin hayırlı olsun.
 
-Emekliliğin hayırlı olsun bey!
 
Karşılık olarak söyleyeceği ne kadar söz varsa gelip boğazına düğümleniverdi o an, konuşamadı İlyas. Konuşsa ağlayacaktı. Yıllar önce kendisinin babasını sevindirdiği sahneyi hatırladı. Aynı sahne tekrar yaşanıyordu... İçinden söylenebildi ancak;
 
-Süleyman’dan Süleyman’a....

 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile