TOMBUL BAKKAL

 İş yerinin levhasında “Tombul Bakkal” yazıyordu; güler yüzlü, esprili ve bu özelliklerinden dolayı sevimliydi; “Tombul” denecek derecede şişmandı. Hâlinden şikâyetçi değildi, vücut yapısından dolayı kendisine takılanlara kızmazdı. Tombulluğu adeta lâkabı olmuştu. Bu hâli dolayısıyla takılanlar olduğunda, gülümseyerek levhayı işaret eder;

-Hâlimizi ve lâkabımızı iş yeri levhamızda özetledik ağabey. Komşularımız ve müşterilerimiz de bizi böyle biliyor ve seviyor, derdi.

Yemesine içmesine dikkat etmesini söyler, kiloyu azaltmasını ve günde hiç olmazsa yarım saat olsun yürümesini ve teklif ederdim.

-Mümkün değil ağabey, derdi. Sabahın seher vaktinden gece yarılarına kadar bu on beş metrekarelik alandayım; buradan değil yarım saat bir dakika bile ayrılmam mümkün değil. Beslenme tost, ekmek arası gibi şeylerle sağlanıyor; öğle de böyle, akşam da... Hareket yok... Sabahın köründen gecenin geç saatlerine kadar bu daracık alanda ağzımı açıp müşteri bekliyor ve televizyon seyrediyorum. Yürüyüşmüş, hareketmiş, spormuş; onlar bana çok uzak güzellikler! Ev ile dükkân arası yaklaşık dört yüz metre; sabah akşam yürüdüğüm o mesafe...

Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, aşırı kilo... Bir kriz geçirmesinden ve kayıp gitmesinden korkuyordum.

Tombul Bakkal, dükkânını, bir başka mahalleden bizim cadde üzerine üç yıl önce taşımıştı. Ekmek, tuz, çay, şeker; çocuklara çikolata, sakız türünden şeyler alırken tanışmış ve dost olmuştuk. Her defasında ayaküzeri lâflardık. Vaktim müsait ise yukarıdaki raflara yetişmek için kullandığı tabureye oturur, bir süre konuşurduk. Konuşmayı da severdi. Diğer müşterilerine de mi böyle davranırdı, bilmiyorum, hâlini bana arzederdi.

-Şehrinize iş bol diye geldim ağabey amma umduğumu bulamadım, dedi bir gün. Sigortasız, asgari ücretin altında çalışırsan iş var. Sigortalı çalıştıran da sigortalılığımı tam göstermiyor. Vasıfsız işçi olunca durum bu... Baktım emeklilik garanti değil; sağlık hizmeti alamıyorum kendi işimi kurmaya karar verdim. Bir bakkal dükkânını devraldım. Üç yıl kadar diğer mahallede kaldım; üç yıldır da buradayım.

-İşler nasıl?

-Şükür ağabey... Evde çorbamız kaynıyor.

-Marketler, süper marketler, hiperler...

-Millet oralara yöneldi ağabey. Onların sermayeleri güçlü; rekabet edecek gücümüz yok. Biraz ekmek, çay, şeker; biraz da çocukların çikolata, cips türü yiyecekler... Bizi daha çok çocuklar ayakta tutuyor; onlar bizim en iyi müşterilerimiz.

-Peki, veresiye var mı?

-Ah! Yaramı deşiyorsun ağabey! Ben veresiyeye razıyım. Borcunu vermeyip hep erteleyen, ödemeyip izini kaybettirenler olmasa... Zaten üç kuruş kazanıyoruz; onu da batık veresiyeler götürüyor.

Biri kız, diğeri oğlan iki çocuğu var. Eşi ev hanımı, kız ilköğretimde, oğlan ortaokulda. Evi ve iş yeri kira. Tombul ailesi, bakkal dükkânından gelen kazançla hayatını sürdürmeye çalışıyor.

Bir gün sordum.

-Beslenme, giyim, kira, okul masrafları, vergi... İşin kolay değil. Bu arada emekliliğin ve sağlık hizmetlerin için sigorta primini yatırabiliyor musun?

Boynunu büktü.

-Fırsat bulursam... deyip sustu.

Başka konularda bülbül kesilen Tombul bakkal, anladım ki o konuda konuşmak istemiyordu; ben de üzerine gitmedim. Primlerini zamanında yatıramadığı belliydi. Bir başka gün, yine prim ödeme konusu gündeme geldiğinde şunları söyledi:

-Bana bir şey olmasından korkuyorum ağabey, dedi. Çoluk çocuk dökülüp kalacak.

-Allah korusun, dedim. Bir rahatsızlığın olmadıktan sonra... Böyle kötü düşüncelerle kendini üzme...

-Dükkânla ev arasında yürürken yoruluyorum. Göğsüm daralıyor... Kilolarım fazla ya, ondandır.

-Şikâyetin ciddi, dedim. Bir doktora görünsen!

-Buradan ayrılamıyorum... Geçer, geçer; kilolardandır, şişmanlığımdan...

Gülümsedi... Fakat öncekiler gibi içten değildi gülümsemesi; biraz buruktu.
 
***

Bir akşamüzeri eve götüreceğim ekmeği almak için uğradığımda dükkânı kapalı bulunca şaşırdım. O saatlerde dükkânını kapattığı görülmemişti. Mutlaka çok ama çok önemli bir şey yaşamış olmalıydı. Aklıma kötü şeyler geliyordu. Eşine ve çocuklarına bir şey mi olmuştu? Büyükleri ile ilgili bir haber almıştı da memleketine mi gitmişti? Kendi başına bir iş mi gelmişti? Kendine?...

Yan taraftaki beyaz eşya satıcısına sordum.

-Hayırlı işler beyefendi. Tombul Bakkal niçin kapalı?

-Dükkânında kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırdılar.

-Hangi hastaneye?

-Devlet Hastanesine.

Korktuğum başıma gelmişti. Önce kendi evime uğrayıp durumu anlattım sonra da hastaneye koştum. Ne yazık ki Tombul Bakkal vefat etmişti. Eşi ve çocukları morgun önünde ağlaşıyorlardı.

Ertesi gün onu şehir mezarlığına defnettik. Zar zor ayakta kalmaya, çocuklarının rızkını kazanmaya çalışan biriydi Tombul Bakkal. Vadesi dolmuş ve genç denecek yaşta bu dünyadan göçüp gitmişti. Peki, eşi, çocukları ne yiyip ne içeceklerdi? Onları kim koruyup kollayacaktı? Evlerinin kirası nasıl ödenecekti? Birkaç gün bu düşünceler içinde kaldım ve sorularıma cevap aradım. Eşi ve çocukları ya köylerine dönerek büyüklerinin koltukları altına sığınacaklar ya da şehirde kalarak... Yok, hayır; burada kalmaları mümkün değildi. Kim iki lokma ekmek verirdi ki? Tombul Bakkal emekliliği hak etmiş olsaydı kimseye muhtaç olmadan, kıt kanaat da olsa yaşayabilirlerdi.

Emeklilik, primler.... Sosyal Güvenlik Kurumu... Bu kurumun il müdürü arkadaşımdı. Prim, emeklilik işlerini en iyi o bilirdi. Epeydir görüşmemiştik. Ben de aramamıştım, o da... Elimizin altında telefon varken ve numaralar da kayıtlıyken... İşte görüşmek için bir sebep çıkmıştı. Hem hasret giderirdik hem de merhum dostumun geride kalanlarına bir yardım yapabilirdim, belki..

Önce Tombul Bakkal’ın evine uğrayıp eşine kendimi tanıttım ve düşüncelerimi anlattım.

-Eşim, sizden çok bahsederdi, dedi kadın. Sizi, ağabeyi gibi severdi.

-Yengehanım, dedim. Bakkalın Sosyal Güvenlik Kurumuna ödediği primlerle ilgili bir belge verir misin?

Bir naylon poşet içinden bir tomar kâğıt uzattı. Sigorta sicil numarası yazılı olan bir evrakı aldım.

-Bana bu lâzım, dedim, sonra getiririm. Sosyal Güvenlik Kurumundan, rahmetliğin durumunu bir öğrenelim. Belki sizlere maaş bağlatmak mümkün olur.

Kadıncağız, kendileri ile ilgilenen birinin çıkmasına sevinmişti. Nemli fakat umut dolu gözlerle;

-İnşallah... Allah razı olsun ağabey, dedi.
 
***

Telefonu açıp tuşlara basarken heyecanlıydım. Çünkü gözlerimin önünde, mutlaka ellerinden tutulması gereken, boynu bükük bir anne ile iki yavrusu vardı. Konuşma tuşuna bastım, karşı telefon çalmaya başladı; açıldı.

-İyi mesailer sayın müdürüm, dedim.

-İyi mesailer beyefendi, dedi Müdür Bey. Sen beni arar mıydın?

-Peki sen beni niçin aramadın? diye çıkıştım. Üste çıkmaya çalışma, ikimiz de ihmalkârız.

-Bir işin düşmüş olmalı.

-Evet, dedim.

-Bekliyorum.

-Geliyorum... Sen çayları söyle...

-Çay da hazır, kahve de...

Gittim. Kucaklaştık, şakalaştık, birbirimizin hâlini hatırını sorduk.

-Buyur, dedi.

-Estağfurullah, buyurmak ne haddimize, dedim. Sizden bir arkadaşımın durumu ile ilgili bilgi almak istiyorum.

Tombul Bakkalı, geride kalanlarını anlattım. Sosyal Güvenlik Kurumu ile ilgili evrakı da verdim. Müdür Bey, “Allah rahmet eylesin!” diyerek evrakı aldı ve bilgisayarına döndü. Sicil numarasını girerek Tombul’un bilgilerine baktı.

-Altı yıl önce kurumumuza kaydolmuş, dedi. Prim ödemelerini de hep aksatmış.

Rapor karamsardı; sordum.

-Bu durumda eşine ve çocuklarına bir faydamız dokunmayacak mı? Emekli maaşı bağlamak mümkün olmayacak mı?

-Bu durumda ne yazık ki hayır. Ancak...

-Ancak?...

-Emekli olması için beş yıllık sigortalı olması yeterdi, tabii primlerini kesintisiz ödemesi şartıyla... Senin arkadaş altı yıldır üyemiz fakat çok borcu var, çook...

Üzüldüm. Demek ki Tombul Bakkal, evdeki çorbayı kaynatmak için çırpınırken sigorta primlerini yatıramamıştı.

-Şimdi ne olacak?

-Yapılacak iş şu: Tombul’un prim borçları ödenirse emekli maaşı bağlanabilir.

-Bana, vefat ettiği tarihe kadar olan borcunu çıkarabilir misin?

-Derhal...

Telefona sarıldı, anlattı. Bir memure, bilgisayar çıktısı bir evrakla geldi. Müdür o evrakı alarak önce kendisi baktı sonra da bana uzattı; yüzünde bir olumsuzluğun ve umutsuzluğun ifadesi vardı. Evraka ben de baktım. En az üç yıllık prim borcu vardı, ödenmeyi bekleyen. “Ne yaptın Tombul?” diyesim geldi o an; ne sorunun muhatabı vardı artık ne de sormanın mantığı...

-Bu para ödenirse eşine, çocuklarına maaş bağlanır mı? diye sordum.

-Bağlanır... Maaşın yarısı eşine verilir; diğer yarısı da eşit olarak çocuklarına bölüştürürlür.

-Peki, çocuklara bu maaş ne zamana kadar ödenir?

-Kız, evlenene veya sigortalı bir işte çalışmaya başlayana kadar babasından kalan maaşı alır.

-Ya erkek çocuk?

-O da okumuyorsa 18 yaş, okuyor ise 25 yaşa kadar maaş alır. Bu arada sosyal güvenliğe tabi bir işte çalışmaya başlarsa maaşı kesilir.

Ümitlenmiştim...

-Sayın müdürüm, dedim, bir soru daha sorabilir miyim?

-Biz burada niçin oturuyoruz? diye çıkıştı gülümseyerek. Vatandaşlarımızın sosyal güvenlik ile ilgili sorularını ve merak ettiklerini cevaplamak; onlara yardımcı olmak görevimiz. Buyur, sor.

-Borç ödendi ve müracaat edildi diyelim. Maaş bağlanması ne kadar zamanda gerçekleşir?

-Yaklaşık bir ayda... Daha kısa zamanda da olabilir.

-Peki yapılacak işlemler neler?

-Devlet Hastanesinden alınacak ölüm sebebini belirten bir yazı ve ölüm aylığı bağlanması için şu formun doldurulup getirilmesi...

Bu konuşmaları yaparken koltuğun ucunda, iğreti bir tarzda oturuyordum. Bu bilgileri alınca rahatladım.

-Çayları şimdi söyleyebilirsin, dedim.
 
***

Ümitliydim, sevinçliydim amma aklım çok büyük bir meblağ olan prim borçlarındaydı. Karşılayacakkadar param olsa hiç durmaz öderdim ancak ben de kıt kanaat geçinen bir devlet memuruydum. Akrabalarımı, tanıdığım iş adamları arkadaşlarımı hayal ettim. Onların her birini kendi ölçülerimle, “Şundan isteyeyim, hayır yapmak için böyle fırsatlar arar; şundan da isteyeyim, o da hayırsever biridir... Şunu geç, böyle işlerde onun cebinde akrep vardır...” diye söylenerek tarttım. Çokça umutlu, biraz umutsuz; hayırsever kişilerin iş yerlerine uğramaya başladım. Kimi umduğumdan az verdi, kimi çok; beni başından savanlar da oldu. Birkaç gün içinde, mesai saatleri dışında yaptığım çalışmayla ödenecek miktar tamamlandı. Hemen sevinerek bir bankaya koştum. Parayı yatırdım; makbuzu aldığım gibi Sosyal Güvenlik Kurumu binasına koştum.

İl Müdürlüğünün kapısından girerken sevincimden uçuyordum. Dostlarım, aarkadaşlarım, akrabalarım bana güvenmişlerdi; sonra insanımız, yardımseverliğini bir daha göstermişti. “İyi ki varsın Sosyal Güvenlik Kurumu!” diye mırıldandım. Tombul Bakkal’ın eşinin sevinç gözyaşları dolu bakışlarını şimdiden görür gibiydim; “Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin!” diyen dualarını da şimdiden işitir gibi oluyordum.

(Not: Bu hikâye SOSYAL GÜVENLİK HİKÂYELERİ adlı kitabımda yer almıştır.)

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile