DEVİR-TESLİM

-Oğlum! Bugünden itibaren fabrikada yetkiyi sana devrediyorum. İşin içinde büyüdün. Buradaki tüm işlerin nasıl yapılacağını en ince ayrıntılarına kadar biliyorsun. Ben sıfırdan kurduğum bu işi, bir fabrikaya dönüştürdüm. Senin de sermayemizi artıracağına, şirketimizi daha da büyüteceğine inanıyorum. Sözün kısası sana güveniyorum.

Babası, koca fabrikanın yükünü omuzlarına yıkıp gidecekti. Güvenilmek iyi idi de yükün altından kalkabilmek göründüğü kadar kolay değildi. Tezgahların iki vardiya çalıştırılması; hammaddenin sağlanması, kaliteli üretime devam edilmesi; işçi ücretlerinin, vergilerin zamanında yatırılması, diğer giderlerin karşılanması, pazarların korunması ve artırılması... Daha nice iş kendisinin yönetiminde yapılacaktı. Bütün bu işlerle önceden de ilgileniyordu amma son söz, sorumluluk babasındaydı. Şimdi son söz de sorumluluk da kendisinde olacaktı.

-Ben anneni de alarak yazlığa gideceğim. Orada bir müddet kaldıktan sonra yayladaki evimize gitmeyi düşünüyorum. Yurt içi, yurt dışı gezilere de çıkabilirim. Tatile çıkmayı, gezmeyi özledim...

Fatih, henüz kararlaştırmamıştı amma Akdeniz ve Ege sahillerinden birinde, beş yıldızlı bir otelde en az on beş günlük bir tatile çıkmayı kendisi de düşünüyordu. Hatta önce, otomobilini satarak son model bir araç almayı planlamıştı; tatile o araçla çıkacaktı. Önceleri babasına, “Ben tatile gidiyorum.” der ve çeker giderdi. Peki şimdi ne olacaktı? Tatile çıkarmaya söz verdiği eşine ne diyecekti? Fabrikanın yükü, onca iş kendisine kalıyordu besbelli...

-Baba! Anladığıma göre uzun süre fabrikaya uğramayacaksın.

-Hatta hiç gelmemeyi düşünüyorum oğlum. Kırk yıldır geceli gündüzlü çalıştım; yeter artık. Çok acil bir durum olmadıktan sonra beni rahatsız etme. Kendimi emekliye ayırıyorum.

Babasının koltuktan kalkarak kendisine doğru yürüdüğünü görünce Fatih de ayağa kalktı. Uzatılan eli öptü. Babası, elleriyle omuzlarını bastırarak;

-Fatih! Zaten işlerin yüzde doksanını sana devretmiştim; üstesinden geliyorsun. Artık hepsiyle sen ilgileneceksin. İlkelerimizi biliyorsun. Sakın ola ki onlardan taviz verme! diye son tembihini yaptı.

Fatih şaşırmıştı.

-Hemen mi? Acelen ne? dedi.

-Artık devir teslimin zamanıdır...

Babası kapıya doğru yürüdü. Eşikte durdu, döndü, gülümseyerek; “Hadi bana eyvallah!” deyip gitti.

Babasının odasında dikilip kalmıştı? Bir şok geçiriyordu. Kendi odasına  gitmekle orada kalmak arasında tereddüt yaşadı. Masanın arkasındaki kara derili ve büyük arkalıklı koltuk, kara bir dev gibi geldi ona; oturursa kendisini  yutacak gibi gibi göründü. Şaşkınlığı kısa sürdü, kendini toparladı. “Sen ki fabrikanın hemen hemen tüm işlerini üstlenmiştin. Şimdi niçin paniğe kapılıyorsun?” diyerek kendisine çıkıştı. İşte bu odada, bu koltukta oturacaktı artık; patronluğun zamanı gelmişti.

Gerektiğinde yine kullanmayı düşündüğü kendi odasına gitti. Özel eşyalarını taşıdı. Sık sık okuduğu Kur’an-ı Kerim meali ile ilmihal kitabı masasının üzerindeydi. İşverenin hak ve sorumluluklarının, zenginlere düşen görevlerin anlatıldığı sayfalardaki ayraçlar öylece duruyordu. O kitapları da götürüp şimdi artık kendisine ait olan masanın üzerine koydu. Kitaplar her an elinin altında, gözünün önünde bulunmalıydı. Babasının koltuğuna ilişti, sonra bir iyice yerleşti; koltuk hiç de bir dev değildi ve yutmamıştı kendisini.

Kalktı; o, koltukta oturmaktan daha çok işçilerin arasında bulunmaktan hoşlanırdı. Üretimi, çalışmayı denetler; işçilerle sohbet ederek, şakalaşarak fabrikayı dolaşırdı. Üretim bölümüne giderek orada bir süre kaldı. Paketleme bölümünde, işçilerin titizlikle çalışmalarını seyretti. Depoya geçti. Kolilere doldurulmuş ürünler, buradan, yurt içine pazarlanmak için yine kendilerine ait araçlara yüklenirdi. Bu bölüm çalışanlarının arasında, kırk-kırk beş yaşlarında kara kuru bir adam vardı. O hâline göre ağır kolileri yüklendiği gibi araca taşır, karınca gibi çalışırdı. İşte yine kolileri araca taşımakla meşguldü. Bir koliyi daha yükleneceği anda;

-Kolay gelsin Cemil efendi! dedi.

Çalışmayı bırakıp saygıyla ayakta durdu işçi;

-Sağ ol bey! dedi.

-Nasılsın? Çoluk çocuk nasıllar?

-Sayenizde iyiyiz bey...

-Hep birbirimizin sayesinde iyiyiz Cemil efendi. Allah sağlık versin. Allah kolaylık versin.

-Allah razı olsun beyim!

Fatih, bakışlarını diğer çalışanlara çevirerek;

-Allah sizlerden de razı olsun, dedi.

Bir gün, yine böyle bir hâl hatır sorma anında, oraya babası da gelmişti. O an, Cemil efendinin yüzüne korkunun gölges düşmüş ve konuşmayı hemen keserek koli taşımaya devam etmişti. Bir başka zaman, ona, neden öyle davrandığını sormuştu.

-Cemil efendi! Babamdan korktuğunu görüyorum. Neden benden korkmuyorsun da babamdan korkuyorsun?

Cemil efendi; “Sen başkasın, baban başka beyim. O patron...”  demiş ve şöyle devam etmişti: “Korku yok beyim, benim o hâlim saygıdan, saygıdan... Niçin korkayım?”

Bal gibi çekintiydi, işini kaybetme korkusuydu gördüğü. O hâl diğer işçilerde de seziliyordu. Oradan ayrılıp yeni odasına geçti. Kur’an mealindeki ayraçlardan birinin belirlediği sayfayı açtı ve bir ayeti okudu:

“Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”

Bir an düşündü; “Yani mallarımızda, biz zenginlerin mallarında...” diye mırıldandı. Daha sonra ilmihal kitabını açtı, Peygamberimizin bir sözünü okudu.

“Onlar (işçiler) sizin kardeşleriniz olup Allah onları sizin sorumluluğunuz altında kılmıştır. Böyle bir din kardeşini eli altında bulunduran kimse ona yediğinde yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yetiremeyeceği işleri yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz onlara yardımcı olunuz.”

Fatih, işçilerine karşı görevlerini yaptığı inancındaydı. Onlara iş vererek kazanç kapısı açmıştı. Güler yüz gösteriyor, hep tatlı sözlerle hitap ediyor, onlarla şakalaşıyordu.

Bazı dosyaları karıştırarak fabrikanın durumunu gözden geçirdi. Üretim, pazarlama ve personel müdürlerini çağırdı; onlarla konuşarak son durumlarla ilgili raporları aldı. Her şey umduğundan iyi idi. Bu bilgileri ayrı bir dosyaya koyup ilerde yapacakları aylık değerlendirmelerde karşılaştırmak üzere bir dolaba yerleştirdi. Bakalım üretim ve kâr bakımlarından işler, kendi sorumluğunda, nasıl yürüyecekti?

***

Babası önce sahillerde dolaşmış, yayla evinde uzun bir süre kalmış, sonrasında şehre dönmüştü. Bir cami derneği ile bir yardım derneğine üye olmuş; bu derneklerin yönetimlerine seçilmiş; yardım derneğinin başkanlığını da yüklenmişti. Artık fabrikaya uğramıyor, vaktini ibadetle ve o derneklerde çalışarak geçiriyordu.

Fatih de omuzlarına yüklenen ağır sorumluluğu yerine getirme gayreti içinde bütün zamanını fabrika için harcar olmuştu. Tabii araba modelini yükseltemediği gibi tatile çıkmaya da zaman bulamamıştı. Bu arada eşinin sızlanmaları artmış; “Onca işi niye yüklendin? Önceden daha iyi yaşıyorduk. Tatilden ümidi kestim, birlikte  akşam yemekleri bile yiyemez olduk; yüzünü göremez oldum!” tarzında şikâyetlere başlamıştı. Hatta evde sert tartışmalar yaşanmaya başlamış, huzur kısmen de olsa kalkmıştı.

Fabrikada ise üretimi ve kârı, devraldığı rakamlarda korumayı becermişti. Bu durumdan –sık sık rapor verdiği- babası memnundu; biraz da kendisi...         
 
Memnuniyeti biraz olacaktı elbette; onun hedefi işi büyütmek, üretimi ve kârı ikiye katlamaktı. Hedefini gerçekleştirmek için neler yapması gerektiğini düşünüyordu. Aklına yatan fikirleri bölüm müdürleri ile görüşüp tartışıyor, fabrika lehinde olacakları tek tek uygulamaya geçiriyordu. Görünüşe göre durum iyiye gidiyordu. Bu düşünceler içinde olduğu zamanlarda, “Şükür... İşlerin içinden alnımın akıyla çıkıyorum.”  diyordu. Ve en önemlisi de patron koltuğuna oturmuş olmasına rağmen işçilerin kendisine karşı bakış ve davranışlarının değişmemiş olmasıydı; hepsinin gözleri gülüyordu. Babasının yönetiminde hissedilen “patron korkusu” hiçbirinde görülmüyordu.

***

Yağmurlu bir Pazar günü, eşini almış, büyük alışveriş merkezlerinden birine gitmişti. Gün boyu dışarda yiyip içerek, gezerek ve alışveriş yaparak eşinin gönlünü almıştı. Günü birlikte geçirmek eşinin de hoşuna gitmiş, kocasını gün boyu yanında görmenin tesiriyle, hep tatlı tatlı konuşmuşlardı. Dönüş yolu, şehrin gecekondu semtinin yakınından geçiyordu. Sağanak yağış sebebiyle aracının süratini oldukça azaltmıştı. Hava da hafif kararmıştı. Yol kenarında tanış birini görür gibi oldu. Bir kazaya sebep olmamak için aracını daha da dikkatli kullanarak baktı; depo bölümünde çalışan işçisi Cemil efendi idi. Elinde bir poşet, o yağmurda dolmuş bekliyordu.

Sinyalini verip sağa yanaştı. Geri geri gitmeye başladı.

-Fatih! Niye yavaşladın, niçin geri geri gidiyorsun? diye sordu eşi.

-Bizim işçilerden biri, yağmurda kalmış...

-Bize ne ondan?

Eşine cevap vermedi. Durdu, dörtlüleri yaktı; aracı çalıştırır bir şekilde bırakarak koşup sağ arka kapıyı açtı.
-Geç, Cemil efendi, geç!

Bir araca, bir araçtan inen şahsa bakmakta olan Cemil efendi, patronunu tanıyınca daha bir şaşırdı. Patron kendisine kapı açıyor ve aracına davet ediyordu; hayal bile edemezdi.

-Olur mu bey? dedi.

-Sen nereye gidecektin?

-Eve... Bir şeyler almıştım da...

-Bin, çabuk bin...

-Dolmuş şimdi gelecek. Ben giderim...

-Çabuk bin, ıslanıyoruz...

Cemil efendi arka koltuğa bindi. Aracın içi, ıslak insan kokusu ile doldu. Eşinin suratı asılmıştı. Bakışlarıyla sanki; “Bir işçinin arabamızda ne işi var? Günümüzü berbat ettin!” der gibiydi.

Kısa süren yolculuk boyunca Cemil efendi, “Allah senden razı olsun bey!” diye söylenip durdu. Onun tarifi üzerine evi buldular. Tek katlı, eski, ahşap bir binanın önünde durduklarında Cemil efendi;

-Bir çorbamızı için beyim! Bir çayımızı için! diye ısrar etmeye başladı.

“İşimiz var, çocuklar bekliyor.” dediyse de işçi ısrarını sürdürüyordu.

-Akşam yemeği vakti, gidilir mi? Bizim töremizde yoktur. İnsan bu zamanda kovulsa gitmez...

İşçinin evinde yemeğe kalmak... Hem de habersiz gelerek, hazırlıksız... Rıza, baktı kurtuluş yok, karşısındakini kırmak istemedi.

-Bir çayını içelim, dedi. Fakat fazla oturmayacağız.

Eşinin yüzüne bakmadan indi. İsteksiz, asık suratıyla eşi de inmek durumunda kaldı. Cemil efendinin yüzünde güller açıyordu.

-Buyurun beyim, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Hanım bak, misafirlerimiz var, patronum geldi!

Ayakkabılarını çıkarmaya mecbur kalarak eve girdiler. Koltukları, kilimi, perdeleri eski fakat temiz bir odaya alındılar. Cemil efendinin hanımı, ikisinin de ellerini öpmeye çalışmıştı; engel olup tokalaşmayla yetindiler. Birisi kız üç çocuk, hiç tanımadıkları misafirlerine karşıdan bakıyorlardı. Hâl hatır soruldu bir süre. Cemil efendi, çay demlemek için odadan çıktı. Fatih eşine baktı; eşi odayı, odadaki eşyaları, çocukları, giysilerini inceliyordu; yüzündeki somurtkanlık kaybolmuş gibiydi.

Cemil efendi döndüğünde;

-Bağışlayın beyim, dedi, hanım biraz rahatsız da.

Sesinde, görünüşünde bir hâlsizlik vardı kadının; sanki zorlanarak oturuyordu.

-Nesi var?

-Vallahi bilmem bey... Bir haftadır hep böyle. Hep yatıyor, evin işine de bakamıyor.

-Peki doktora götürmedin mi?

-...

Cemil efendi sessiz kalmıştı. Fatih’in, “Olur mu? Hiç doktora götürülmez mi? Niçin?” diye ısrarlı soruları üzerine gerçeği zöylemek zorunda kaldı.

-Parasızlık beyim, sonra biliyorsun sigortamız da yok...

Fatih o an, kıpkırmızı olduğunu hissetti. Fabrikada uyguladıkları ilkelerden birini hatırladı; “Ne kadar çok sigortasız işçi çalıştırılırsa kâr o kadar artar”. Cemil efendi de sigortasız çalıştırdığı işçilerden biriydi. Her an elinin altında bulunan, okuduğu, işçilerle ilgili ayet ve hadisleri aklına getirdi. “Demek ki o buyrukları tam anlamamış, hazmetmemişim!” dedi içinden. İşçilere karşı güleryüzlü davranmak, onlarla sohbet ederek şakalaşmak yeterli değildi demek ki... Onların sosyal güvenliklerinin de sağlanması gerekiyordu. Bu arada tekrar eşine baktı. Önceleri koltuğa iğreti oturan, o suratı asık kadının bakışlarına merhamet parıltıları, acıma hissi gelip yerleşmişti.

Çayları içtiler. Ayrılırken, Cemil efendinin eline, birkaç yüz lirayı sıkıştırdı.

-Yarın hemen eşini hastaneye götür, ilaçlarını al.

Fatih’in hanımı da görmüştü bu para vermeyi; öyleyken memnuniyetini belirten bir gülümseme vardı dudaklarında. Arabaya bindiklerinde kocasının direksiyon tutan elini okşadı bir süre... Fatih de durumdan memnundu. Eşi, o gece, “Beni neden o işçinin evine götürdün?” diye sitem etmemiş; huzuru bozacak tek kelime konuşmamış, hep uyumlu davranmıştı.

***

Ertesi gün ilk iş olarak, fabrikada ne kadar sigortasız işçi çalıştırmakta olduğunu tespit etti. Gelirin, giderin ve kârın hesabını yaptı. Daha sonra da babasına telefon açtı.

-Baba, dedi. Ben sigortasız çalışan işçileri sigortalı yapacağım.

-Hepsini mi?

-Hepsini.

-İlkelerimizi çiğniyorsun, dedi babası. Sonra kârımız azalır. Kâr yüksek olmalı ki rahat yaşayalım ve yatırım yapabilelim.

-Kârımız ilk yıllarda biraz azalırsa da  zaman içinde sosyal güvencelere kavuşan işçilerimizin gayretli ve titiz çalışmaları ile yeniden eski seviyesine gelir.

-Sen öyle zannet!

Cemil, işçilerle ilgili ayet ve hadisleri hatırlattı.

-İşçilerimiz bizim kardeşlerimiz, onların üzerimizde hakları var.

-Biz onlara iş ve karınlarını doyuracak kadar da olsa gelir sağlıyoruz. Ramazan aylarında kolilerle yiyecek veriyoruz. Zekâtımız fitrelerimiz de onlara gidiyor. Daha ne yapacağız?

-Onları sigortalı çalıştıracağız baba. Her çalışan gibi sigortalı olmak onların da hakkı, bizim de boynumuzun borcu. Sonra hem çalışırken hem de emekliliklerinde sağlık hizmetlerinden faydalanmalılar. Ben hesabı yaptım.

-Fatih, oğlum! Hesabı bir daha yap! Bir daha düşün!

Babasının “Fatih!” diye yarı azarlayan tondaki seslenişi onda bir çağrışım yaptı. O an, aklına, unvanını aldığı Fatih Sultan Mehmet’in babasına karşı takındığı tavır geldi. Çocuk yaşta tahta oturmuş olan Padişah; haçlı ordusu toplanıp üzerlerine gelmeye kalkışınca Sadrazam Halil Paşanın da yol göstermesiyle babası Sultan Murat Han’ı tekrar padişah olmaya davet etmişti. “Sultan babam! Eğer padişah ben isem size emrediyorum; gelip hemen ordumuzun başına geçiniz. Yok, siz padişah iseniz devletinizi savununuz.” demişti. Kendisi de Fatih idi ve Fatih gibi davranmanın zamanıydı.

-Baba! dedi. Ya işçilerin hepsini sigortalı çalıştırmama izin verirsin ya da gelir fabrikanın idaresini ve sorumluluğu tekrar üzerine alırsın.

Kısa bir sessizlik yaşandıktan sonra babasının teslim olmuş sesi duyuldu.

-Sen bilirsin... Fabrikayı batırma da ne yaparsan yap. Ben bu yaştan sonra gelip oralarda sorumluluk üstlenemem.

-Teşekkür ederim baba! İzin vereceğini biliyordum.

Rahatlamıştı. Ahizeyi yerine koydu. “İyi ki varsın Sosyal Güvenlik Kurumu!” dedi; “Sen kurulmuş olmasaydın insanımız sağlık ve emeklilik güvencesinden mahrum kalacaktı.” diye mırıldandı. Şimdiden; Cemil efendilerin “Allah razı olsun!” diyen sözlerini duyar ve gülen yüzlerini görür gibiydi.
 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile