FINDIK

Önce küçücük, pamuk gibi beyaz renkli bir köpek, hemen ayaklarımızın dibinden, hızla ve havlaya havlaya geçti. Sonra arkasında bir çocuk elinde sapanıyla köpeğin onun arkasından koştu. Biz, köpeğin de çocuğun da arkasından bakakaldık.

-Ne kadar küçük ve sevimli bir köpek, dedi Yalçın. Fakat çok korkmuşa benziyor.
 
-Evet, dedi Canan. Zavallı, adeta “Beni kurtarın!” diye havlıyor.

Köpek önde, çocuk arkada parkın çevresindeki sokaklarda dört dönmeye başladılar. Çocuk hem kovalıyor hem de bağırıyordu.

-Köpek kaçma! Seni yakalayacağım…

Köpek bir ara parka girdi ve yavaşladı. Onu fırsat bilen çocuk sapanını gererek bir taş fırlattı. Taş, isabet etmiş olmalıydı ki minik köpek olduğu yere kıvrılıp yattı ve vıyıklamaya başladı. Çocuk çok büyük bir iş yapmış gibi sırıtarak köpeğe doğru yürüdü.

-Sana kaçma demiştim!

Biz taş gibi donmuş seyrediyorduk. Arkadaşlarım arasında kendini ilk toparlayan ben oldum. Hızla köpeğe doğru yürüdüm ve çocuğu azarladım.

-Defol, git! Köpeği yaraladın. Yazık değil mi hayvana?

Yalçın ile Canan da arkamdan geldiler ve bana destek oldular.

-Vicdansız! diye çıkıştı Yalçın.

-Minnacık köpeğe bu yapılır mı? dedi Canan.

Çocuk, elindeki sapanına güveniyor olmalıydı. Sapanı üzerimize doğrultarak diklendi.

-Size ne oluyor? O benim köpeğim! Severim de döverim de…

-Dövemezsin arkadaş! diyerek üzerine yürüdüm.

Arkadaşlarım da çocuğun üzerine yürüdüler. Çocuk hâlâ dikleniyordu.

-O benim! Eve götüreceğim.

-Nereden senin oluyor? diye sordum.

-Sokakta buldum. Yakalayıp eve götüreceğim.

-O artık bizim, dedim. Senin gibi acımasız birinin eline teslim edemeyiz.

-O köpek beniiiim…

Çocuk böyle bağırarak sapanını gerdi. Bize de taş fırlatacak, içimizden birini yaralayacaktı. Birbirimize çok yakın olduğumuz için hemen atılıp kolunu yakaladım. Elindeki sapanı çekip aldım.

-Şimdi senin kafanı kırarım!

Çocuk dayak yiyeceğini anlamış ve korkmuştu. Kaçmaya başladı. Bir taraftan da bağırıyordu.

-O köpek beniiiiim!

Birlikte, “Defooool!” diye bağırdık. Çocuk kaçıp gitti. Biz yattığı yerde vıyyık vıyıık bağıran köpeğe döndük; çevresine çömeldik. Taş, hayvanın sol arka ayağını kırmıştı. Küçücük ayağı sallanıp kalmıştı. Canan telaşlı bir tavırla;

-Çok acı çekiyor olmalı, dedi. Ne yapsak acaba?

-Veteriner görse iyi olur, dedim.

-Önce babama gösterelim, dedi Yalçın. Babam belki bir şeyler yaparak köpeğin ağrısını acısını giderir. Bize ne yapacağımızı da söyler.

Yalçın’ın babası doktordu. Arkadaşımızın teklifini kabul ettik. Köpeği kucağıma aldım. Canının daha çok acımasını önlemek için çok dikkatli tutuyordum. Yalçınların evi, bahçesinde çiçekler ve meyve ağaçları bulunan bir ev idi Doktor Amca beni kucağında köpekle görünce gülümsedi.

-Öner, bakıyorum kendine sevimli, güzel bir arkadaş bulmuşsun, dedi.

-Evet Doktor Amca, dedim. Bir yaramaz çocuk taş atarak onu yaraladı. Minik arkadaşımın canı çok acıyor…

Doktor Amca köpeği kucağına aldı. Ayağını, vücudunun her yerini inceledi.

-Ayağının bir kemiği kırılmış, dedi. Görünürde kanaması yok ama bir veterinere göstersek daha iyi olur. Ben arabayı garajdan çıkarayım.

Doktor Amca, köpeği tekrar kucağıma bıraktı. Arabayı çıkardı. Birlikte veterinere gittik. Köpeğimizin muayenesi ve bakımı orada yapıldı. Bir ayağının kırıklığından başka bir hastalığı yokmuş. Kırık ayağı sargıya alındı. Aşıları yapıldı. Arabada gelirken sargılı ayağıyla Fındık bize sevgi dolu bakıyordu.

-Kötü çocuk! Fındık kadar şeyden ne istedi ki? dedim.

-Evet, fındık gibi, fındık kadar ufacık, dedi Canan.

-Adı Fındık olsun, dedi Yalçın…

Böylece köpeğimizin adını Fındık koyduk. Eve döndüğümüzde arabadan indik. Doktor Amca;

-Veterinerin söylediklerini iyice dinlediniz değil mi çocuklar? dedi. Bu ufaklığın çok iyi bakılması ve sevgi görmesi gerekiyor.

Canan hemen atıldı.

-Sen hiç merak etme Doktor Amca, dedi. Biz ona çok iyi bakarız. Ben akşam babama söylerim. Ona en iyi mamaları alır.

Canan, iyi kız idi hoş kız idi ama övüngenliği vardı ve zengin bir aile olduklarını hatırlatır dururdu. İşte yine fırsatı kaçırmamış, övünmüştü. Ben köpeğimiz Fımdık’ın nerede barınacağını düşünüyordum. Bizim ev bir apartman dairesi idi, orada köpek besleyemezdik. Havlar, komşular şikâyetçi olurlardı. Canan ile Yalçın’ın evleri bahçeli idi; Fındık ancak onların evlerinde kalabilirdi. Yalçın, sanki bu düşüncelerimden haberliymiş gibiydi.

-Baba! dedi.

-Buyur oğlum!

-Baba! Fındık bizim köpeğimiz olsun mu? Bahçeye bir kulübe yaparız, hep bizimle kalır.

Doktor Amca gülümsedi.

-Bence bir sakıncası yok. Ona iyi bakacağınızdan da eminim. Ama önce başka bir sahibi var mı diye araştırmak lazım.

Nevzat üzülmüştü. Bir köpeğe baktı bir babasına.

-Yani, sahibi varsa Fındık’ı bizden alabilir mi?

-Evet, dedi babası. Fındık’ın bir sahibi varsa, o da köpeğinden ayrı kaldığı için üzülecektir. Belki de şu an her yerde bu küçük sevimliyi arıyordur.

-İnşallah Fındık’ın bir sahibi çıkmaz. Ona çok alıştım. Öyle şeker ki!

-Ben akşamüzeri bir köpek kulübesi getireyim. Fındık’ı orada barındırır ve bakarsınız, dedi.

Sevindik… Ancak Canan yine övünme fırsatı bulmuş olmalıydı ki değerlendirdi.

-Ben de babamdan bir büyük köpek kulübesi almasını isteyeceğim, dedi. Böyle sokaktan bulunmuş bir köpek yerine iyi cins, kocaman bir köpek aldıracağım…

Bu övüngen arkadaşımıza karşılık vermedik. Yalçın, köpek kulübesi alınacak olmasından dolayı ve Fındık’ın orada kalacağının sevinci içindeydi. Doktor Amca’nın Canan’a karşı bakışlarında ince bir alay oluşmuş gibiydi.

-İyi olur kızım, dedi. Köpeğini görmeye ve sevmeye ben de gelirim, dedi.

-Memnun olurum Doktor Amca…

Doktor Amcanın bakışlarındaki alay hoşuma gitmişti amma Canan’ı şımartacak sözler söylemesini beğenmemiştim.

O gün akşamüzeri, Doktor Amca bir köpek kulübesi ve köpek mamaları getirdi. Fındık’ı yeni evine yerleştirdik. Artık sabahtan akşama orada, Yalçınların evindeydik. Bahçedeki ağaçların gölgesinde oynuyor, sohbet ediyorduk. Fındık da çevremizde dolaşıyordu.

Bir gün yine oradaydık. Bahçe duvarının üzerine oturmuş, ayağı sargılı Fındık’ı seyrediyorduk. Köpek, sargılı ayağıyla yavaş yavaş dolaşıyor, bize kuyruk sallıyordu.

-Fındık çok akıllı, dedi Canan. Beni görünce, sevincinden kuyruğunu sallıyor.

-O hareketi, sevdiği herkese yapıyor bir kere akıllım! diye çıkıştım.

Yalçın’ın aklı köpeğin sahibindeydi.

-Bir sahibi varsa, o gelene kadar Fındık’ı iyileştirmeliyiz, dedi. Sahibi kim ise ona kötü baktığımızı düşünmemeli…

-Köpeğimiz artık daha rahat yürüyor, dedim. Çok yakında iyileşir.

O sırada, bahçe dışından atılan küçük bir taş köpeğin kulübesine çarparak bahçeye düştü. Fındık korkuyla yanımıza sokuldu. Biz duvardan inerek sağa sola bakınmaya başladık. Bağırdım.

-Kim attı bu taşı?

Köpeğin ayağını kıran o kötü çocuk, az ötede sırıtıyordu. Elinde yine sapan vardı. Bir taş daha atmanın hazırlığını yapıyordu. Arkadaşlarımı uyardım.

-İşte, orada! Saklanın, taş atacak!

Duvarın arkasına saklandık. Taş, bahçeye, yakınımıza düştü. Ben hemen fırladım.

-Seni bir yakalarsam…

Arkadaşlarım da peşim sıra saklandıkları yerden çıktılar. Kendisine doğru koştuğumuzu gören çocuk kaçmaya başladı. Bize doğru dönüp bağırıyordu.

-O köpek benimmmm… O köpek benimmmm…

Ben de olanca gücümle ve öfkeyle bağırdım.

-O köpek bizim… Bir daha buraya gelme… Gelirsen senin için kötü olur…

Çocuk kaçarak gitti. Biz yeniden bahçeye döndük. Öyle görünüyordu ki bu çocuk Fındık’ı ve bizi rahat bırakmayacaktı. Bu tür sahneleri defalarca yaşayacaktık.

Üç arkadaş, internetten köpek bakımı ile ilgili bilgiler öğrendik. Kulübesini her gün temizliyorduk. Yalçınların evinin bahçesinde ve yakın çevrede düzenli olarak dolaştırıyor; tüylerini de fırçalıyorduk. Yemek artıkları ile doyurmak zararlı olduğu için mamalarla besliyorduk. Mama alma işini Canan üstlenmişti, hep o getiriyordu. Fakat her seferinde yaptığı bu işi öne çıkarmadan duramıyor;

-Aldığım mamalar Fındık’a yarıyor… Bakın ne kadar büyüdü ve güçlendi, diyordu.

Kötü çocuk, bizim kâbusumuz olmuştu. Sonraki günlerde yine gelmiş. Yalçın, yalnız başına Fındıkla ilgilenirken sessizce sokulmuş. “Köpeğimi ver! Yoksa seni döverim!” diye tehdit etmiş. Yalçın, “Baba!” diye bağırınca korkudan kaçarak gitmiş. Kaçarken yine, “O köpek beniiiim! Onu sizden alacağım!” diye bağırmış.

Bu çocuk, peşimizi bırakacak gibi görünmüyordu. Yalçınların evinde bulunduğumuz bir Pazar günüydü. Fındık’ı çalmaya kalkıştı. İçerde, Yalçın’ın annesinin hazırladığı kurabiyeleri yiyor, çaylarımızı içiyorduk. Doktor Amca da bizimle sohbet ediyor, okuduğumuz kitaplar hakkında bizi konuşturuyordu. Fındık’ın acı acı havlaması ve bir feryat ile irkildik. Hemen koşarak bahçeye çıktık. Fındık, havlaya havlaya yanıma koştu ve ayaklarımın arasına sokuldu. Kötü çocuk, köpek kulübesinin hemen yanındaydı; acı içinde elini tutuyor ve ağlıyordu.

-Isırdı, elimi ısırdı… Bu köpek kuduz… Beni öldürecek…

Doktor Amca, sakin bir şekilde çocuğun yanına gitti.

-Sakin ol, dedi. Korkma! Ölmeyeceksin. Çünkü Fındık kuduz değil…

-Isırdı, acıyor, elim acıyor…

-Onu korkuttuğun, ona kötü davrandığın için ısırmıştır. Fındık seni sevmiyor ve senden korkuyor. Ona zarar verdiğin için o da elini ısırdı.

Doktor Amca, kötü çocuğun ısırılan yerini temizleyip pansuman yaptı. Bir taraftan da onun korkusunu gidermeye çalışıyordu.

-Seni yine de hastaneye götüreceğim, dedi. Korkma, ölmeyeceksin.

Bu köpek düşmanı, nedense bu defa kaçıp gitmemişti. Elimizden gelse onu hemen kovardık. Fakat sağlık sorunu olduğu için bir şey demeyip seyretmekle yetindik. Doktor Amca, köpeği ve kötü çocuğu hastaneye götürdü. Kısa süre sonra da döndüler. Fındık’ın ayağındaki sargı da çıkarılmıştı. Minik şey, sargısız ayağı üzerinde de rahatlıkla dolaşabiliyordu.

Kötü çocuk, sargılı elini karnının üzerine koymuş bir durumda duvarın kenarında duruyor ve bizi seyrediyordu. Sapanını bu defa pantolonunun cebine koymuştu. Sapanın taş konulan kısmı cebinden sarkıyordu. Gözlerindeki o kötülük saçan bakışlar kaybolmuş gibiydi. Sanki yanımıza sokulmak ister gibiydi. Onu hep bize düşman olarak bakan, kavgacı hâliyle gördüğümden mi nedendir bu durumunu yadırgamıştım.

O sırada sokağımıza bir otomobil girdi, bahçe kapısının önünde yavaşladı ve Doktor Amcanın arabasının arkasında durdu. İçinden bir adam indi. Bahçeye, köpeğe, köpeğin başında toplanmış biz çocuklara baktı. Doktor Amcayı görünce gülümsedi. Demek ki tanışıyorlardı, konuşmaları da bu durumu gösterdi.

-Merhaba Doktor Bey!

-Merhaba Asım Bey! Hoş geldin…

-Hayrola? Sen bu tarafa pek uğramazdın!

Doktor Amcanın bu sorusu cevapsız kaldı. O anda bir ayak sesi duyuldu. Kötü çocuk kaçıyordu. Kaçarken başını çevirip bakıyor, kovalanıp kovalanmadığını anlamaya çalışıyordu. Ona kötü bir söz söylememiş, yan gözle bile bakmamıştık. Öyleyse niçin kaçıyordu?

-İşte bu çocuk, dedi Asım Bey. Köpeğimi çalan bu çocuktu…

Bir süre hepimiz kötü çocuğun arkasından baktık. O gözden kaybolunca şaşkınlıkla birbirimize bakmaya başlamıştık.

-Durum anlaşıldı… dedi Doktor Amca. Köpeğin asıl sahibi geldi… Çocuklar, sizi tanıştırayım; Fındık’ın sahibi Asım Bey!

-Sizin de bir köpeğiniz mi var Doktor Bey? diye sordu Asım Bey. Köpek kulübesi var da…

-Yeni almıştık, diye cevap verdi Doktor Amca, Fındık için…

-Köpeğime çok iyi bakmışsınız… Hepinize teşekkür ederim.

Asım Bey, köpeği kucağına alarak okşadı, sevdi.

-Seni çok aradım küçüğüm, dedi. Sonunda buldum, işte kavuştuk…

Bu konuşmalar, köpeğimizin bizden ayrılacak olması anlamına geliyordu. Arkadaşlarım da bu durumu anlamış olacaklardı ki üzgün bir hâlde bakıştık. Şurada, birkaç dakika daha Fındık ile beraber olacağız demekti. Onu kucağıma almak, son defa öpüp okşamak istedim ancak Fındık asıl sahibinin kucağındaydı. Hiç hırlayıp havlamıyor; memnun, mutlu duruyordu. Dayanamayıp sokuldum.

-Asım Amca, dedim. Fındık’ı son defa öpüp okşayabilir miyim?

Benim bu davranışım arkadaşlarımı da cesaretlendirmişti. Onlar da yanıma geldiler. Asım Bey, bizlere gülümseyerek bakıyordu.

-Fındık, Fındık… Bu sevimli şeye güzel bir ad bulmuşsunuz, dedi.

Köpeği bana uzatırken;

-Alın, sevin, okşayın, dedi. O sizin olsun. Hazır kulübesi alınmışken ve bu kadar da seviliyorken Fındık’ı sizden ayıramam…

Üç arkadaş aynı anda, sevinçle haykırdık.

-Yaşasıııın!
 
(2011- DENİZLİ)

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile