KOKAR DERE

Gültekin Bey, eşini ve çocuklarını alarak doğup büyüdüğü beldeye gelmişti. Birlikte, büyüklerini ve akrabalarını ziyaret etmişlerdi. Çocuklar, bu ziyaretlerden hoşlanıyor, kendilerine gösterilen ilgiden dolayı memnun oluyorlardı. Hala, amcalar… Hepsi çok güzel, çok iyi insanlardı. Onları kucaklarına alıp okşuyor, okul durumlarını soruyor, kendileriyle iki arkadaş gibi sohbet ediyorlardı. İçlerinde, bakkaldan bir şeyler almaları için para verenler de oluyordu.

Gülşah, ziyaretlerden sıkılmışa benziyordu. Yalnız kaldıklarında, bir ara;

-Daha değişik yerlere gitmek, daha değişik bir şeyler yapmak istiyorum, dedi babasına ve annesine.

-Sen de biliyorsun ki küçük bir parktan başka bir şey yok, diye karşılık verdi annesi. Burası küçük bir yerleşim alanı, bir belde…

-Ben de çok sıkıldım, dedi Alper… Hem burası çok sıcak, durmadan terliyorum…

-Gezmeye gidelim anne! diye mızırdandı küçük kız Ayça.

Annesi, Ayça’ı kucakladı.

-Gezmelere gitmek istermiş benim küçük kuzum… diye okşadı.

-Gidelim, gidelim… diye sızlanmaya devam etti Ayça.

Kadın, Gültekin’e döndü.

-Çocuklar haklı bey, dedi. Şöyle serin, ağaçlık bir yere götür bizi.

-Burada öyle bir yer yoktur ki… dedi Gülşah. Yakınlarda, yakın köylerde varsa gidelim…

-Var, dedi Gültekin Bey. Hem de çok yakında. Oraya yaya bile gidebiliriz. Beldemizin en havadar, ağaçlıklı yeridir. Orada bir piknik yapalım.

-Hem de çok yakınmış, diye sevindi Alper.

-Orası neresi? diye sordu Gülşah.

-Kokardere…

Gülşah ile Alper şaşırmışlardı. Babalarını yüzüne, “Şaka mı yapıyor acaba?” diye baktılar; Gültekin bey gayet ciddiydi. Pis kokular gelmiş gibi burunlarını tutarak “Mmmmmm!” dediler. Ayça da onları taklit ederek “Mmmmmmm!” dedi.

-Kokardere’de piknik mi yapılır baba? diye sordu Alper.

-Yapılır, dedi Gültekin Bey gülümseyerek, hem de pek güzel yapılır. Gidince göreceksiniz, oradan ayrılmayı bile istemeyeceksiniz…

-Gidelim, dedi kadın.

Gülşah,

-Sen de mi Kokardere’de piknik yapmadan yanasın anne? diye hayretle sordu.

-Tabii, dedi kadın ciddi bir suratla.

Çocuklar şaşırmışlardı. Kuruyemişler naylon torbalara konuldu. Kilim, ip alındı.

-Top ve su da alalım, baba, dedi Alper.

Alper, cevabı, babasından beklerken annesinden aldı.

-Orası top oynanacak kadar düzgün bir yer değil, dedi annesi. Su almaya da gerek yok, çeşmeler var.

-Uzak mı? Arabayla mı gideceğiz? diye sordu Gülşah.

-Yakın, dedi annesi, yaya gideceğiz.

Alper,

-Orada fazla kalacaksak kitap da alalım baba, dedi.

-Kitap almanıza da gerek yok… diye karşılık verdi Gültekin Bey.

Gülşah ile Alper, bu cevaba daha da şaşırmışlardı. “Nereye giderseniz gidin, yanınızda kitap bulundurmayı ihmal etmeyin!”  derdi babaları. Bugün bambaşka konuşuyordu. “Neden?” diye sormadılar, soramadılar. İçlerinden; “Neden Kokardere’de piknik yapılacak?” “Neden kitap almamız istenmiyor?” sorularını kendilerine sordular. “Bu nasıl pikniğe gidiş?” diye sorarcasına birbirlerine baktılar fakat bir açıklama alamadılar.

Gülşah, herkesin duyabileceği şekilde mırıldanarak söylendi.

-Top oynanmayacak bir yer... Suyu var… Piknik yapılacak bir yeşil alan… Fakat adı fakat Kokardere… Hayret…

Anne ve babalarına uyarak Kokardere’ye gitmek üzere yola çıktılar. Beldeden çıktıktan sonra beş dakika kadar yürüyerek ağaçlık, yeşil bir yere ulaştılar. Dar ve uzun bir vadi ile karşılaştılar. Vadinin tabanında kuru bir dere yatağı göze çarpıyordu. Yamaçlar çam ağaçları dikilerek yeşillendirilmişti.

Çocuklar, gördükleri manzara karşısında sevindiler, heyecanlandılar.

-İyi ki geldik. Burası harika bir yer baba! dedi Gülşah.

-Şu yeşilliğe bakın! Çam ağaçların kokusu, serinlik… Oh, burada rahat edeceğiz, dedi ve derin derin nefes alıp verdi Alper.

-Pikniği burada yapalım baba, dedi Ayça. Kokardere’ye gitmeyelim.

Gültekin Bey ile hanımı, çocuklarına bakarak gülüyorlardı.

-Burası Kokardere çocuklar, dedi. Pikniği burada yapacağız…

Çocuklar daha da şaşırdılar.

-İnanmıyorum… Böyle yeşil ve şirin bir yerin adı Kokardere olur mu baba? dedi Gülşah.

-Burası yeşil bir dere, dedi Alper. Buranın adı Yeşildere olmalıymış.

-Kokardere buranın eski adı idi, diye devam etti Gültekin Bey; ağaçlandırılınca değiştirilerek Yeşildere yapıldı ama belde halkı eski adını söylemekten vazgeçmiyor. Ben de sizleri şaşırtmak için eski adını kullandım.

-Buranın ağaçlandırılarak Kokardere’likten kurtarılması ve Yeşildere olmasının sebebi babanızdır çocuklar, dedi anneleri. Henüz ilköğretim okulu öğrencisiyken burayı ağaçlandırmışlar.

Gülşah ile Alper, hayranlıkla babalarına bakmaya başladılar. İkisi birlikte, “Burayı sen mi ağaçlandırdın baba? Nasıl yaptın? Anlat, hadi anlat!” diye tişörtünden tutup çekiştirmeye başladılar.

-Çocuklar, görüyorsunuz, dere boyunca binlerce ağaç var. Böyle büyük bir işi tek başıma yapamazdım, arkadaşlarımla, kasaba halkı ile birlikte yaptık… Önce bir yerleşelim. Serin, rahat bir yere oturalım, sonra anlatırım.

Kısa süreli bir arayıştan sonra kilim serilerek oturulacak bir yer seçtiler. Kuruyemiş paketlerini ve ipi kilimin köşesine koydular. Çocuklar da adı ile zıt görünüşlü bu yeri incelemeye başladılar.

Derenin ortasında, suyun aktığı yerin iki kenarına, vadi boyunca ve iki metre kadar yüksekliğinde beton duvar örülmüştü. Böylece suyun, derenin belli bir yerinden akması, çevresine taşması önlenmek istenmişti. Beton duvarların kenarlarından başlayan boşluklar boşluklar, her iki kenardaki yamaçlara kadar, yine vadi boyunca toprakla doldurulmuştu. Vadi, yukardan aşağıya çam ağaçlarıyla ağaçlandırılmıştı.

Çocukların bakışları, oturdukları yerin yakınlarını da taramaya başlamıştı.

-Çevreye çok sayıda çöp kutusu yerleştirilmiş. Yerlerde tek çöp yok, dedi Alper.

-Elbette olmaz, dedi Gültekin Bey. Biz burada çok mücadele ettik… İnsanlar önceleri alışkanlıklarını sürdürerek elkerine geçen her şeyi yerlere atıyorlardı. Sonra yavaş yavaş çöp kutularını kullanmayı öğrendiler.

-Su içmek için çeşmeler de konulmuş… Bize, “Su almanıza gerek yok.” diye bu sebeple söylemişsiniz.

-Aaa, burada kitaplık var!

Bunu yüksek sesle ve hayretle söyleyen Gülşah idi. Kalktı ve hızla yürümeye başladı. Üzeri örtülü, sürgülü cam kapaklı, üç raftan oluşan küçük bir kitaplığın önünde durdu. Sürgüyü çekerek kitapları incelemeye başladı. Sonra babasına dönerek;

-Neden “Kitap almanıza gerek yok!” dediğini şimdi anladım baba, dedi. Bu çamlıkta kitaplık da var.

-Birkaç kitaplık daha var, dedi babası. Buraya pikniğe, dinlenmeye gelenler kitaplardan alır, okur ve tekrar yerine bırakırlar.

-Yırtan, alan olmaz mı? diye sordu Gülşah.

-İlk zamanlar oldu fakat yerine yenilerini koyduk. Daha sonra kimse zarar vermedi…

Alper de ablasının yanına gitmişti. O da kitapları birer birer çekerek baktı.

-Bazılarını okumuştum, dedi. Bugün burada bir tanesini okuyabilirim.

-Eve götürüp okuduktan sonra yerine bırakabilirsin, dedi annesi.

Gülşah bir kitapla döndü.

-Ben de kitaplar alıp buraya hediye edeceğim, dedi. Önce şu Kokardere macerasını dinleyelim, diyerek babasının yanına sokuldu. Alper ile Ayça da sokuldular. Gültekin Bey anlatmaya başladı.
 
***

Yirmi beş sene önceydi… Bu gördüğünüz dere, gerçek bir kokar dere idi çocuklar. İnsanlar ellerine geçen ne varsa atıyorlardı. Tenekeler, boş deterjan kutuları, eski araba lastikleri, kullanılmayacak duruma gelmiş eşya eskileri, mutfak artıkları… Burada her türlü çöp bulunurdu. Adeta beldenin çöplüğü, mikrop yuvası, pis bir yer durumuna gelmişti. Değil buralarda gezinmek, buraya yaklaşmak bile mümkün değildi. Kokudan insanın burnunun direği kırılacak gibi olurdu. Kışın yağışlar başlayınca derede su akmaya başlardı. İşte o zaman yağmurlar ve deredeki su, götürebildiği çöpleri uzaklara taşır, dere birazcık olsun temizlenirdi.

Bir gün, beldenin -o sizin de bildiğiniz- küçük parkında arkadaşlarımız Mustafa, Sevinç ve İlker ile birlikte oynuyorduk. Rüzgâr, Kokardere tarafından esmeye başlamıştı. Tabii ne kadar pis koku varsa getiriyordu. Hepimiz iğrenerek burunlarımızı tutmuştuk. O gün, orada bu pis kokudan kurtulmamız gerektiğini düşündük. Onca kötü kokuya rağmen inat ederek Kokardere’ye gittik. Hepimiz, derenin bu çirkin görüntüden kurtulmasını arzuluyordu. Oranın temizlenmesi ve güzelleşmesi için neler yapılmasını konuşup tartıştık. Çöplerin toplanması, çöp atılmaya mani olunması, derenin her iki yamacına ağaçlar dikilerek derenin ağaçlandırılması gerekiyordu. Arkadaşlarımız, işin büyüklüğünü ve zorluğunu görünce yılgınlığa kapılmışlardı.

-Ben çöp toplayamam, diyerek itiraz etti, Mustafa. Hem toplasak bile aylarca çalışmamız lâzım. Çöplerin taşınması için kamyonlar da gerekli.

-Arkadaşlar, hayal kurmayı bırakıp parkımıza dönelim, dedi Sevinç. Biz bu işin altından kalkamayız.

-Çöplerin toplattık diyelim… Buraya “Çöp atmayın!” levhalarını diksek bizi dinleyen olmaz! Burası kısa zamanda yine eski hâline döner, dedi İlker.

Ağaçlandırmak için de yüzlerce, belki binlerce fidan gerekiyordu. Onca fidanı nasıl temin edecek, parasını nasıl karşılayacaktık? Bu konuda ben de umutsuzdum…

Derenin kenarına, o pis kokuya rağmen oturup düşüncelere daldık. Aklıma bir fikir geldi, onu arkadaşlarımla paylaştım.

-Hepiniz haklısınız arkadaşlar, dedim. Burada yapılacak olan iş çok büyük, bizim boyumuzu aşıyor. Biz, dikkatleri buraya çekmek için işin bir ucundan tutalım. Mesela aramızda fidan parası toplayalım. O paraları Belediye Başkanına teslim edelim.

Arkadaşlar teklifimi beğendiler. İlker;

-Büyüklerimiz de derenin bu durumundan şikâyetçiler. Ben konuşmalarında çok duydum. Başlattığımız bu güzel projeye sanırım onlar da destek verirler, dedi.

Mustafa;

-Her birimiz onar tane fidan parası versek kırk fidan hazır demektir, dedi. Komşularımızdan da isteriz.

Sevinç karşı çıktı.

-Ben fidan parası toplayamam, dedi. Kimseden para isteyemem. Babama söylerim o yüz hatta iki yüz fidan parası verir.

Sevinç’in babası zengin biriydi, arkadaşımız bu sebeple biraz gururlanırdı. Ben karşı çıktım.

-Ne kadar çok kişiden para alırsak o kadar çok kişiyi buranın güzelleşme işine katmış oluruz. Böylece dereyi sahiplenen, koruyan kişi sayısı da artar, dedim.

Sonunda anlaştık. Harçlıklarımızı bir araya getirdik. Annemizden babamızdan hatta komşularımızdan da fidan parası istedik. Büyüklerimizden kimisi “Aferin!” diyerek bize destek verdi. Kimisi, “Kokardere ile sizden başka uğraşacak yok mu?” diye azarladı.

En sert tepkiyi ben aldım. Fidan parası istediğim bir nine, bastonunu kaldırarak ve “Seni dilenci seni! Fidan alacağım diye benden para koparacaksın değil mi?” diyerek üzerime yürüdü. Korkarak kaçtım. Dilenci durumuna düşürülmek gücüme gitmişti. Birkaç gün kimseye bir şey diyemedim. Bir gün parkta arkadaşlarımızla oynarken o ninenin yanımıza geldiğini gördüm. Beni görmüştü ve bana doğru yürüyordu. Dövecek diye korktum ve kaçmak istedim; benzim atmıştı. Korktuğumu anlamıştı.

-Korkma oğlum! Ben seni yanlış anlamışım. Ağaç dikmek kadar sevap bir iş mi var?  Çorbada benim de tuzum bulunsun… diyerek ve bir miktar parayı avucuma koyarak gitti.

Ninenin bıraktığı para ile en az yüz fidan alınırdı. Sonunda beş yüz fidan parası toplayıp Belediye başkanının makamına gittik. Orada, içimizde en gönülsüz olan ve kararlarımıza en zor katılan sevinç, sözcümüz olarak öne çıkmasın mı?

-Başkan Amca, dedi. Arkadaşlarımla para toplayıp size getirdik. Bu paralarla Kokardere’nin yamaçlarının ağaçlandırılmasını istiyoruz. Oradaki çirkin görüntüden kurtulmak ve artık o pis kokuları duymak istemiyoruz, dedi.

Hepimiz Sevinç’in bu öne çıkışı karşısında şaşırmıştık. Hayretle bakıştık. Fakat arkadaşımızın huyunu bildiğimiz için yadırgamadık. Belediye Başkanı bizi takdir eden bakışlarla süzdü.

-Teşekkür ederim. Sizler beldemizin örnek çocuklarısınız, dedi. Başlattığınız çalışmadan haberim var. Belediye olarak bizim, “Kokardere’yi ıslah etme projemiz” vardı. Bu girişiminizle onu biraz öne çekmiş oldunuz.

Orada bir süre sohbet ettik. Başkan, bize;

-Çocuklar, Kokardere’yi ıslah ederek ağaçlandırdığımızda orada nelerin bulunmasını istersiniz? diye sordu.

Aklımıza gelenleri söyledik, Belediye Başkanı yazdı. Çöp kutuları, su içmek için çeşmeler, salıncaklar, kaydırak ve tahterevalliler… Kitaplıklar yapılmasını ben istedim. Mustafa;

-Başkan Amca, benim bir isteğim daha var, dedi.

-Söyle bakalım, dedi Başkan.

-Oraya sarhoşlar gelmesin, dedi. Ben sarhoşlardan çok korkuyorum. Dere ağaçlandırıldığında orada içki içilmesin…

-Bu da güzel bir teklif, dedi Başkan. Projeyi gerçekleştirdikten sonra Belediye Meclisinde bu amaçla bir karar alırız, dedi.

Sonraki günlerde belediye bir çalışma başlattı. Dozerler, kepçeler, kamyonlar günlerce çalıştı. Biz çocuk aklımızla ağaç dikecek ve dereyi güzelleştiriverecektik, o kadar. Meğer ne büyük ve zorlu bir iş imiş! Çöpler kamyonlarla toplanarak beldenin asıl çöplüğüne taşındı. Suyun aktığı alanın yanlarına, dere boyunca beton duvarlar çekildi. Beton duvarların dipleri toprakla doldurulunca yamaçlar ve ağaç dikilecek alan genişlemiş oldu. Arazi ağaç dikimi için hazırlandı. Sonra beldemizdeki öğrencilerin ve kasaba halkının katıldığı bir törenle binlerce ağaç dikildi. Biz çocukların teklifleri de yerine getirildi. Salıncaklar, kaydıraklar, tahterevalliler kuruldu. Çöp kutuları, çeşmeler, kitaplıklar konuldu. Hatta Mangalda et kızartmak için bir bölüm ayrıldı ve oralara taş örgü ocaklar yapıldı. Çocukluğumuzda ufacık olan bu ağaçlar zaman içinde büyüdü ve bir büyük koruluk hâline geldi. Beldemiz bir yeşil alan kazanmış oldu.
 
***

Gültekin Bey bunları anlatırken bakışlarıyla dere boyunu tarıyordu. Duygulanmış ve gözleri nemlenmişti. Anneleri söze karıştı.

-Babanız bir konuyu atladı çocuklar, dedi. O zaman Yeşildere’nin açılışı bir törenle yapılmış. Belediye Başkanı, törende babanızdan ve arkadaşlarından övgüyle söz etmiş; dört çocuğa teşekkür plâketleri vermiş. Gazetelerde de törenle ilgili haberler çıktı. Kokardere’nin Yeşildere yapılmasına sebep olan çocuklarla yapılan söyleşiler yer aldı… Babanıza verilen plâket ve babanızla yapılan söyleşilerin yer aldığı gazeteler evimizde duruyor.

Çocuklar babalarına hayranlıkla bakmaya başlamışlardı. Gülşah,

-Aşk olsun baba, diye çıkıştı. Bugüne kadar plâketi ve gazeteleri bize niçin göstermedin?

-Evimize dönünce onları bize göster baba, dedi Alper.

-Ben de görmek istiyorum, dedi Ayça.

-Zamanının gelmesini bekliyordum çocuklar, dedi Gültekin Bey. Artık zamanı gelmiş olmalı… Eve dönünce arşivimden çıkarıp göstereyim.

“Yaşasın!” diye el çırptı çocuklar. Babalarını, “Benim güzel babam, ağaçları seven babam, çevre dostu babam!” diyerek öptüler.
 
2011 – Denizli

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile