SEYYAR SATICILAR

Yaz günüydü. Öğle uykusundan uyanmış, birkaç meyve yiyerek vitamin gıdalarımı almış ve daha sonra da parka gelmiştim. Arkadaşlarımla yaz günleri programımız bu şekildeydi. Sıcak saatlerde evimizde kalır, akşamüzeri serinliği çökmeye başladığında parkta buluşurduk.

Henüz kimse gelmemişti. Bir ağacın gölgesindeki bankta oturan Mehmet Dededen başka kimse yoktu. Mehmet Dede ve birkaç ihtiyar banklara oturup hem sohbet eder hem de biz çocukların oyunlarını seyrederler.

Salıncağa oturdum, hafif hafif sallanıyordum. O sırada bir kirazcı göründü. Önündeki kaktırmalı arabasının üzerine yığdığı kirazları satıyordu. Satıcı parka ve çevresine göz gezdirdikten sonra arabasını büyücek bir dut ağacının gölgesine çekti. Konum komşunun duyacağı şekilde bağırdı.

-Kirazcı geldi… Napolyon kiraz, bal gibi kiraz!

Mehmet Dede kalktı, bastonuna dayanarak kirazcıya doğru yürümeye başladı. O sırada Eröz göründü; hoplaya zıplaya yanıma kadar geldi.

-Herkesten önce gelmişsin Ayten, dedi.

-Bu defa ben birinciyim, dedim.

Eröz, kirazcıdan tarafa bakarak; “Mehmet Dede kiraz alacak galiba!” dedi ve o tarafa yürüdü. Ben de ardı sıra gittim. Mehmet Dede bizi görünce;

-Hazır ayağımıza kadar gelmişken biraz kiraz almak istedim kızım. Yaşlanınca pazara gidip gelmek zor oluyor… dedi.

Sonra kirazcıya dönerek;

-Kirazı kaça satıyorsun evlat? diye sordu.

-Dört lira, dedi satıcı. Bunlar Napolyon… Amca, bu fiyata bu kirazı başka hiçbir yerde bulamazsın. Ne kadar alacaksın?

-Bir kilo…

Satıcı bir naylon torba alıp içine bir miktar kiraz koymaya başladı. Hep kendi tarafından alıp koyuyordu.
 
Mehmet Dede;

-Evladım, şu ön taraftakilerden de koysan olmaz mı? dedi.

-Kirazlarımın hepsi güzel, hepsi aynı amca… Çürük değil, hepsi taze, dalından yeni koptu…

Mehmet Dede, satıcının koyduğu tarafa doğru bakınca feryat etti.

-Orada çürükler var! Dur evladım! Çürükleri koyma! Şuradan sağlamlardan koy…

Satıcı pişkin bir adamdı. Azarı bastı.

-Amca! Alacağın bir kilo kiraz, üstelik “Şuradan koy!” diyorsun. Ben o zaman zarar ederim.

-Kime satarsan sat! Çürük kirazları almam…

Satıcı poşeti uzattı ve sesini yükselterek;

-Kirazını al da git amca, dedi. Benim işim var!

-Senin çürük kirazını almayacağım!

Eröz ile ikimiz eğilerek satıcının koyduğu taraftaki kirazlara baktık. Dedemizin söylediği doğruydu; oradakilerin pek çoğu bereli yani kurtluydu.

-Dede haklı, dedim, orada pek çok çürük var.

Eröz de beni destekledi.

-Dedeye çürük kiraz satamazsın! dedi.

Satıcı;

-Defolun! Siz ne karışıyorsunuz? Sizin ağzınızı burnunuzu kırarım! diyerek üzerimize yürüdü.

Biz korkup biraz öteye kaçtık. Satıcı daha sonra elindeki kiraz torbasını Mehmet Dedeye uzattı.

-Al kirazını ver paramı, dedi.

-Almayacağım!

-Tarttırdın, alacaksın!

Eröz, hemen cep telefonunu çıkardı. Bir taraftan tuşlarına basıyor bir taraftan da satıcıya sesleniyordu.

-Alo Zabıtayı arıyorum. Zabıta memurları gelince çürük kiraz nasıl satılıyormuş görürsün.

Satıcı paniğe kapıldı. Elindeki naylon torbayı kirazların yanına koydu; arabasını hızla iterek uzaklaşmaya başladı. Bize öfkeyle bakıyor ve yüksek sesle söyleniyordu.

-Nereden çıktı bu çocuklar? Başıma bela oldular!

Mehmet Dede satıcının kaçışını seyrederken keyiflenmişti; gülümsüyordu.

-Şuna bakın, nasıl da kaçıyor? Sağ olun çocuklar, bana arka çıktınız, deyip tekrar oturduğu banka doğru yürüdü.

Ben arkadaşıma sordum.

-Zabıta memurları gelecek mi?

-Hayır gelmeyecek, dedi Eröz gülümseyerek. Belediyede, seyyar satıcılarla ilgilenen, zabıta diye bir birim olduğunu biliyordum. Ancak o an telefon numarası aklıma gelmedi. Telefon ediyor gibi yaptım…

Kahkahalarla güldük.

-Satıcı, korkarak kaçtı. Bir daha buralara uğramaz, diye devam etti Eröz, bizim parkın yanından geçmez.

Oyuncakların bulunduğu kısma doğru yürümeye başlamıştık ki Zuhal yanımıza geldi. Arkadaşımızın telaşlı bir hâli vardı.

-Size çok önemli bir şey anlatacağım arkadaşlar, dedi, duyunca şaşıracaksınız.

-Sen de geç gelerek çok önemli bir olayın seyrini kaçırdın, dedim. Demin burada komik bir olay yaşandı.

-Madem öyle siz anlatın…

Eröz, satıcının Mehmet Dedemize çürük kiraz satma çalışmasını anlattı. Kirazcının kaçmasını anlatırken olayı bir daha yaşıyormuş gibi yine güldük. Zuhal,

-Bu duruma yakın bir satış olayı da bizim evde yaşanmış, dedi. Ancak komik değil, üzüntü verici… Kütüphaneye gitmiştim. Dönüşte annemi üzgün ve öfkeli buldum. “Ne oldu anne? Neyin var?” diye sordum. Kapıya seyyar satıcı bir kız gelmiş, öğrenciymiş; harçlığını çıkarmak için şampuan satıyormuş. Sattığı şampuan çok kaliteliymiş ve saçları güçlendiriyor, kepeklerden arındırıyormuş. Annem kıza acımış, masraflarını çıkarsın diyerek şampuan acıyıp almış. Saçlarını hemen o şampuanla yıkamış. Başının derisi kabarıp kalkmış; çok da kaşınıyormuş. “Verdiğim paraya mı yanayım, hastalık kaptığıma mı? Ah, benim akılsız başım!” diyerek hastaneye koştu; bir cilt doktoruna görünecek.

-Annene sahte şampuan satmışlar, dedim.

-Kız, anneni dolandırmış, dedi Eröz.

-Paramız gitti… Artık onu geri getiremeyiz, dedi Zuhal. Anneciğim saçlarının dökülmesinden de korkuyordu, dedi Zuhal…

Biz böyle konuşurken Emine Ninemizin sesi duyuldu.

-Çocuklar! Buraya gelir misiniz?

Emine Teyze, parkın hemen yanında evi olan ve yalnız yaşayan bir yaşlı kadındı. Çocukları çok severdi, biz de onu severdik. Bahçe kapısının dışından bize sesleniyordu. Hemen yanına koştuk.

-Çocuklar, gelin, gelin! Bana bu kâğıdı imzalattılar. Bir bakar mısınız? Kapıya tencere satıcısı geldi. (Koliyi göstererek) Kızım için bir takım çinko tencere aldım, hepsi pek güzel. En iyisiymiş, birinci kaliteymiş…

İmzaladığı kâğıdı alarak baktım. Bir senet idi, ninemizin ödeyeceği taksitler yazılıydı.

-Seksen lira da para aldılar kızım, dedi. Pahalıya mı almışım?

Çürük kiraz satma çalışması… Sahte şampuan pazarlaması… Bir de tencere satışı… Bir hile de bu satışta olabilirdi.

-Bir de tencereleri görelim, dedim.

Emine Nine, bir koliyi kucaklayıp getirdi. Çıkarıp birer birer incelemeye başladık. Çeşitli büyüklüklerde, çinko tencerelerdi. Bir tanesinin dibinde küçük bir kara nokta vardı. Dokunarak baktım, sırı çıkmıştı. Arkadaşlarıma dönerek;

-Bir kapıdan satış kandırmacası ile daha karşı karşıyayız, dedim.

Tenceredeki hatayı nineye gösterdim.

-Sana defolu ürün satmışlar nine, dedim. Bu kâğıtta da taksitlerle ödeyeceğin paralar yazılı.

Emine nine telaşlanmıştı.

-Bana “en iyisi” demişlerdi, dedi.

-Yoğurdum ekşi diyen olur mu nine? dedi Zuhal. Annem gibi seni de kandırmışlar.

-Annene de mi bu tencerelerden satmışlar yavrum? diye sordu nine.

-Bir kız anneme sahte şampuan satmış, diye cevap verdi Zuhal.

-Vah vah… Ne vicdansız bunlar!...

Tencere kolisinin içinde bir küçük kart vardı. Satıcıların kartviziti idi, üzerinde bir şirket adı, şirketin adresi ve telefonu yazılıydı. Özer’e;

-Şu telefonu bir ara da “Ürününüz defolu, iade edeceğiz, gelip alın!” diye söyle, dedim.

Eröz, hemen o numarayı aradı…

-Defolu bir ürününüz var, bir nineye satmışsınız, onu iade etmek istiyoruz. Gelip hemen alın, dedi ve dinledi…
Sonra dudağını bükerek telefonu kapattı.

-Sattıkları malı geriye alamazlarmış…

Emine Nine, yüzümüze bakıyor bizden yardım istiyordu.

-Seksen lira verdim, daha da vereceğim… Ben ne yapacağım? diye söyleniyordu.

-Üzülme nine, dedim. Sana yardım edeceğiz.

Mahalle muhtarına giderek durumu anlatmak ve ondan yardım istemekten başka çare yoktu. Birlikte muhtarlık odasına gittik. Muhtar Teyze makamında oturuyordu. Masasının üzerinde beş kiloluk bir zeytinyağı tenekesi duruyordu; dirseğine dayanmış onu seyrediyordu.

-İyi günler Muhtar Teyze, dedik.

Bizi görünce koltuğunun arkasına yaslandı. Üzgün bir tavırla;

-Hoş geldiniz çocuklar, dedi… İyi ki geldiniz… Hiç olmazsa derdimi paylaşırsınız. Geçin, oturun.

Karşısındaki koltuklara oturduk.

-Ne o Muhtar Teyze? diye sordu Özer. Pek üzgünsün.

-Nasıl üzgün olmayayım çocuklar? dedi zeytinyağı tenekesini göstererek… Bir seyyar satıcı beni kandırdı, paramı alıp gitti. Pamuk yağı karışımlı zeytinyağını, saf zeytinyağı diye verdi.

“Yaaa!” diyerek bakıştık.

-Satıcının kendi imalatıymış da… Böyle saf zeytinyağını marketlerde bulamazmışım da… Bu yıl ürün çok fazla olduğu için kendisi pazarlıyormuş da… Bir daha buralara gelip zeytinyağı pazarlamazmış da…

-Satıcı doğru söylemiş, dedim…

Hepsi, “Neden?” der gibi bakışlarla bana baktılar.

-Doğru söylemiş çünkü dolandırıcı, bir daha buralara gelemez… Gelsin de yakalansın mı?

Muhtar Teyze de, arkadaşlarım da güldüler. Ben;

-Tesadüfün böylesi görülmemiştir. Çürük kiraz, sahte şampuan, defolu tencere ve karışık zeytinyağı pazarlayıcıları mahallemize dadanmış; sanki sözleşerek hepsi birlikte gelmişler… dedim.

Özer;

-Belki hepsi bir dolandırıcı çetesinin elemanlarıdır, diye düşüncesini belirtti.

-Muhtar Teyze, biz senden yardım istemeye gelmiştik, dedim gülümseyerek. Seni de aldatmışlar…

Zuhal, çürük kiraz satıcısını, sahte şampuan ve defolu tencere satışlarını anlattı.

-Ben yapacağımı biliyorum, dedi Muhtar teyze…

Ne gerekiyorsa yaptı. Önce Emine Nineye yardımcı oldu. Onu, Tüketici Hakları Hakem Heyetine götürdü. Tencerelerin iade edilmesini ve seksen lirasının geriye alınmasını sağladı. Arkasından tüketici hakları konusunda toplantılar tertipledi. İlköğretim Okulu salonunda yapılan bu toplantılara kadın erkek, genç yaşlı bütün mahalleli gruplar hâlinde katıldı. Toplantıya katılanlara Tüketici haklarının anlatıldığı ve kapıdan satış yapanlara karşı uyarıcı kitapçıklar dağıtıldı. Bununla da yetinilmedi o kitapçıklar, bütün evlere dağıtıldı. İnsanımız kapıdan satış yapan kişilere karşı bilinçlendirildi. Bütün apartman ve ev kapılarına “Seyyar satıcılar giremez, aksi halde alo 153’e şikâyet edilir.” yazılı kâğıtlar yapıştırıldı. Bütün bunlar yapılırken ben, Eröz, Ayten ve Zuhal ile birlikte pek çok arkadaşımız Muhtar Teyzemize yardımcı olduk. Mahalledeki bu güzel çalışma gazetelerde ve televizyon kanallarında haber olarak verildi, örnek olarak gösterildi.

Eğer siz de kapıdan satışlardan ve aldatılmaktan şikâyetçiyseniz bizim yaptıklarımızı yapmanızı tavsiye ederiz.

2011 / Denizli

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile