ÇAMAŞIR MAKİNESİ

Kemal, iş yerinde, kendine ait bölümde oturuyordu. Mutluydu, çok sevinçliydi, çoook! İçi içine sığmıyor; kendi kendine söyleniyordu.

“-Şükür, diye mırıldandı, nerelerden nereye geldim; hangi kıt imkânlardan neler kavuştum… Dağ başındaki bir köyde doğ… Çocukluğunu ve gençliğini, babasız bir hayat yaşayarak geçir. Yoksulluğu iliklerine kadar yaşa… Oku… Üniversiteyi bitir… Bir eczacı ve eczane sahibi olarak hayata atıl…”

Eczaneye seyrek de olsa müşteriler gelip gidiyordu. Kimileri reçetesini uzatıp ilaçları alıp gidiyor, eczanenin yeni açıldığını bilen kimileri de “Hayırlı olsun!” temennisinde bulunuyordu. “Gün geçtikçe müşteriler artar! Nasibim ne ise üç-beş kuruş, ben de kazanırım.” düşüncesindeydi. Gözleri nemlenmişti, duygu yoğunluğu yaşıyordu. Müşterilerle ilgilendiği dakikaların dışında, kendi dünyasına, çocukluk, gençlik ve yokluk günlerindeki hatıralarına dönüyordu…
 
***

Yaşadıkları Sakarca mahallesinde okul yoktu; bir buçuk kilometre uzaklıktaki Hasanlar Mahallesinde bir ilkokul vardı. Birinci ve ikinci sınıfları o ilkokulda okumuştu. İki yıl, mahallesinden arkadaşlarıyla birlikte, dört kilometrelik yolu gidip gelmişlerdi minik ayaklarıyla, minik adımlarıyla… Karda kışta, üşüyerek, korkarak, soğuktan ve korkudan titreyerek… Anası, her gün, tek çocuğu olan Kemal’inin yolunu gözlerdi; bağrına basar, öper koklardı. Sevgisiyle, sıcaklığıyla ısıtmaya çalışarak;

-Üşümüşsün kuzum, derdi.

Anası tek desteği idi… Okumasını ister, sık sık öğüt verirdi.

-Oğlum! Sakın haylazlık yapma! Öğretmenini iyi dinle. Söylediklerini iyi belle. Arkadaşlarından geri kalma. Oku! Okursan dağ başındaki bu çileli hayattan, sürünmekten kurtulursun.

İkinci sınıfı okudukları son aylarda,  mahallelerine bir ilkokul yapılmış, böylece ulaşım çilesi bitmişti. Yeni okul, evlerine çok yakındı; fazla üşümeden, korku duymadan, sıcacık okuluna ulaşıyordu. Sadece bir öğretmen vardı okulda, birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar bütün öğrencileri o okutuyordu. Köyde elektrik yoktu. Bu sebeple elektrikle çalışan eşyalar da bulunmuyordu. Öğretmenin akü ile çalışan bir televizyonu vardı. Annesi, öğretmenin hanımın yanına misafirliğe gittiğinde,  o da gider, televizyonu seyretme fırsatını yakalardı. Misafirlik süresince gözlerini ayırmaz, ekrana ne gelirse seyrederdi. Reklamlarda çeşitli yiyecekler, eşyalar tanıtılırdı. Çamaşır makinesini, reklamı yapılırken tanımıştı. Reklamda bir bayan, makineye çamaşırları koyuyor, düğmesini çevirerek çalıştırıyor, daha sonra kuru olarak çıkarıp asıyordu. Kuyudan su taşımak yok, kazanda su ısıtmak yok, tokuçla çamaşır kiri çıkarmak yok… Reklâmdaki kadın hiç yorulmuyor; çamaşırı makine yıkarken evin başka işleri ile uğraşıyor hatta örgü bile yapıyordu.

Anasına kıyamazdı… Çamaşır suyunu testiyle kuyudan çekerek taşır, çamaşır asmada yardımcı olurdu. Tarlada çalışırken de anasını yalnız bırakmazdı. Sayısı üç veya beş arasında değişen koyunları güder, tarlanın bir köşesine bağladıkları inekle ilgilenir, hayvanın önüne ot bırakırdı. Bir tütün işçisi gibi çalışarak tütün de dizerdi. Tütün işçiliğine yedi yaşında başlamıştı. Tütünlerin dizilmesi, kurutulması, balyalanması gibi işlerin sonunda satılacak olması gayretlendirirdi. Çünkü tütün satılınca eve para gelirdi. Anası da bakkaldan helva alıverirdi. Tütünün her satılışında, yılda bir helva yerdi… Helva yemek için bir yıl daha beklemesi gerekirdi. O zamanlar, lüks yiyecekti helva!

Kendi tütünlerini dizdikten sonra mahallede bakkallık yapan bir amcanın tütünlerini dizmede de yardımcı olurdu; çalışmaya koşarak, kendi isteğiyle giderdi. Çünkü bakkal amca, sonunda emeğinin karşılığını, mutlaka iki bisküvi ve bir lokum olarak verirdi. Bisküvilerin arasına lokumu kıstırır, öylece yerdi. Ah! Parası olsa, daha çok bisküvi ve daha çok lokum almak, doyasıya yemek isterdi ama yoktu… Paraları nedense hep çok az oluyordu. Parasızlıktan, o çok sevdiği yumurtayı bile yiyemiyordu. Anası, yumurtaları Kemal’den saklıyor, biriktirip Karahisar kasabasının pazarında satıyordu. Parasıyla da elma, portakal gibi yiyecekler alıyordu.

Ne zordu babasız yaşamak! Herkesin babası evine gelir, çocuğuyla ilgilenirdi. O, dedesinin kucağında oturmak, onun elini öpmekle teselli bulurdu. Dedesi de fakirdi. Ancak evini açabilmişti gelini ile torununa. Ana oğul, dedesinin hanay evinin bir odasında barınıyorlardı. Sık sık sorardı annesine:

-Ana! Babam neden bizimle değil? Babam nerede?

-Baban Almanya’da oğlum! Burada işleri iyi gitmedi. Orada çalışıyor.

-Neden gelmiyor? Neden bizimle kalmıyor? Ben hemen gelmesini istiyorum.

-Sabret yavrum, gelecek! Orada para kazanıyor. Çok para kazanınca gelecek. Senin istediğin her şeyi alıverecek. Baban çok seviyor.

Sabırla yol gözlüyor, babasını bekliyordu. Fakat babası bir türlü gelmiyordu. Babasız ve parasız oldukları için, o küçücük ve çelimsiz hâliyle tarlada, koyunların ve bir ineğin arkasında bulunmak, onları gütmek zorundaydı. Hatta çalı kökleri kazarak satıp para kazanmak da görevleri arasındaydı. Gün boyu, sabahtan akşama kazma ile çalı kökü kazardı. Yorulur, erkenden yatar, derin uykulara dalardı. Ertesi sabah, anası, “Kalk oğlum, Kemal’im! Uyan! Odun satmaya gideceksin.” Diye uyandırırdı.  Henüz güneş bile doğmadan, uykulara kanmadan uyanmak pek zor gelirdi. Komşuları amca, kök odunlarını eşeğe yükler, üzerine kendisini bindirip diğer köylülerin yanına katarak yolcu ederdi. Beş kilometre ötedeki Karahisar kasabasına gider, odunu satar ve köyüne dönerdi. Anasının eline parayı bırakırken, para kazanmış bir büyük insanın mutluluğunu duyardı.

Yine bir gün, gün boyu çalışarak kök odunu kazmış, ertesi sabah komşu amca odunları eşeğe yükleyivermişti. Evden ayrılırken anasına sormuştu:

-Ana! Odunu kaç paraya satayım?

-13 liraya sat oğlum…

Karahisar’da on üç liraya satmıştı bir yük odunu. Üç lirası ile o çok sevdiği Tavas leblebisinden almıştı. On lirasını da götürüp anasına teslim edecek; “Bak, para kazandım ana!” diyecekti. Eşeğin üzerinde, leblebi yiyerek, türküler söyleyerek evine gelmişti. Hayvanı bağlamış, sonra parayı çıkarıp anasına vermek için elini cebine götürmüştü. Hayret, para yoktu. Şaşırmış, paniğe kapılmış, pantolonunun ceplerini tekrar tekrar yoklamıştı. Yoktu, düşürmüştü… Bulmalıydı, anasına vermeliydi. Hemen gerisin geriye dönmüştü. Gözleri yerde, beş kilometre yolu yaya yürüyerek ta Karahisar’a, odunu sattığı yere kadar gitmişti. Yoktu, bulamamıştı. Belli ki düşürdüğü on lirasını birileri almıştı… Üzgün ve yorgun eve dönmüştü… Gün boyu kök kazarak kazandığı parayı kaybetmiş olmanın üzüntüsü hâlâ içindeydi; bugün, şu an, o üzüntüyü yaşıyor gibiydi.

İlkokulu bitirdiği yıl, yine tütün satılmış, elleri para görmüştü; ana oğlun mideleri de helva… Anası, kolundan tutup onu Karahisar’a götürmüştü. Önce ortaokula götürüp kayıt yaptırmıştı. Orada, kayıt yapan öğretmen gülümseyerek bakmış;

-Yahşiler köyünün çocukları zeki olur. Sen de okuyacak mısın? diye sormuştu.

Anası Kemal’den önce davranıp cevaplamıştı.

-Okuyacak benim oğlum! Büyük adam olacak…

O gün anası, Kasabadaki bisiklet satıcısından bir de bisiklet alıvermişti.

-Köyden okula bununla gelip gideceksin, demişti. Onca yolu yaya yürümene dayanamam.

O gün köye, hem ortaokula kayıt yaptırmanın hem de bisiklet sahibi olmanın sevinciyle dönmüştü. Mahallelerinde, bisiklet sahibi olan ilk ve tek çocuk olmanın sevincini ayrıca duymuştu. Sonra sınıf arkadaşı Mehmet’e de bisiklet alınmıştı. Üç yıl, Karahisar Ortaokuluna Mehmet’le birlikte bisikletleriyle gidip dönmüşlerdi. Diğer arkadaşları Osman ile Neslihan’a babaları bisiklet alamamış, onlar yaya yürümek zorunda kalmışlar; ortaokulu o şartlarda bitirmişlerdi.

Anası, okumasını isteyerek, bisiklet alıvererek sevindirmişti. Kendisi de anasını sevindirmek için derslerini çok çalışmış hep başarılı olmuştu. Anasının bir dediğini iki etmemiş, her işte ona yardımcı olmaya çalışımıştı. Çamaşır yıkanacağı günlerde, en yakın kuyudan testi ile su taşımış, suyu kazana dökmüştü. Annesinin, kazanın altına kuru dalları sokarak yakmasını, suyun içine kül dökerek kaynatmasını, kazanda kaynayan çamaşırları çıkararak bir kayrak taşın üzerine koyup tokuçla vurmasına defalarca seyretmişti. Anası, çamaşır tokuçlarken çok yorulurdu çok… Alnında tomurcuklanan terler yüzünden bağrına doğru akardı. Çocuk yüreği, bu duruma dayanamazdı.

-Yoruldun ana! Ben de yapayım; tokuçla ben de vurayım, derdi.

-Senin bileklerin daha incecik kuzucuğum! Su taşıman yeter, diye cevap verirdi.

Ortaokulda ikinci sınıfa geçmişti. O yaz mevsiminde, nohut yolmaya gitmişlerdi anasıyla. Haziran ayı içinde, bir Ramazan’ı yaşıyorlardı. Ana oğul, ikisi de oruçluydular. Güneş tepelerinden yaktıkça yakıyor, susatıyordu. Ağızları, dudakları kurumuştu. Daha akşama saatler, tarlada da yolunacak daha pek çok nohut vardı. Oruçların açılacağı zaman, yıl kadar uzun gelmişti. Doğrulmuş, ellerini beline dayayıp çevreye bakmıştı; böyle yaparak dinlenmeye çalışıyordu. Tarlanın bitiminde çukur bir yer vardı, çalılık… Hayret, oraya su birikmişti. Yağmur da yağmamıştı. Oraya suyun birikmiş olması mümkün değildi. Tarlaya geldikleri bu sabah, orada suyun damlası bile yoktu. “İmkânsız, olamaz!” diye mırıldanmıştı. O an aklına, okulda öğrendiği bilgi gelmişti. Aşırı susayan insanların, çölde yolculuk yapanların serap gördüğü öğretilmişti. Demek ki serap görüyordu. Gözlerini ovuşturarak tekrar tekrar bakmıştı. Sonra su görüntüsü kaybolmuş, çalılar küçük yeşil yapraklarıyla görünmüşlerdi.

Bir ara, dinlenmek için tarlanın kenarına oturmuşlardı. İkisi de yorulmuş ve terlemişlerdi. Ter yine alınlarından, yüzlerinden oluk oluk akıyordu. Anası, yazmasının bir ucuyla terini sildi. O an Kemal’in aklına, yine anasının çamaşır yıkarkenki yorgunluğu geldi. “Çalışırken anam çok yoruluyor. Çamaşır yıkarken yorulmasına hiç dayanamıyorum…” diye söylenmişti. O an aklına, öğretmenin akülü televizyonundaki çamaşır makinesi reklâmı gelmişti.

-Ana, demişti, ana…

-Ne var oğlum…

-Ana, ben okuyup bir meslek sahibi olunca seni tarlalarda çalıştırmayacağım. Seni yormayacağım…

-Canım oğlum benim, kuzum…

-Ana, ben senin çamaşır yıkayıp yorulmanı da istemiyorum. Para kazanmaya başlayınca sana çamaşır makinesi alacağım…

Anası, gözleri nemli, oğlunu kucaklamış, öpmüştü.

-Sen bunları düşünme oğlum, demişti. Okuyup adam olmaya bak…

-Okuyacağım ana! Çamaşır makinesi de alacağım… Göreceksin.
 
***

Kemal… Çocukluk hatıralarından sıyrıldı. Babası, yıllar süren bir gurbet hayatından sonra dönmüş¸ baba hasreti sona ermişti. Şehre taşınmışlardı. Babası, üniversite yıllarında oğlunu desteklemiş, eczacı olmasını sağlamıştı. Eczaneyi açmasında da yardımcı olmuştu. İşini kurmuş, para kazanmaya başlamıştı. Şehre taşınarak köyün çileli hayatından kurtulmuşlardı ama anası hâlâ çamaşırları elinde yıkıyordu. Köyde olduğu gibi yine yoruluyor, yine terliyordu.

Kemal’in gözlerinin önüne ilkokul öğretmeninin akülü televizyonunda seyrettiği çamaşır makinesi geldi. Nohut tarlasında anasına verdiği sözü hatırladı.

-Sözümde durmalıyım, diye mırıldandı. Anama bir çamaşır makinesi almalıyım…

Kalktı. Eczaneden çıkarken yardımcısına,

-Ben biraz sonra geleceğim, diye seslendi.

Eczanenin iki dükkân ötesindeki beyaz eşya satan mağazaya doğru yürüdü.
Mart 2011 - DENİZLİ
 
(Bu hikâye, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Güzelköy’den, Resul oğlu, 1965 doğumlu Eczacı Kemal YAMUÇ’un  hatırasıdır.)
 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile