HÜSAM’IN KALEMİ

Hüsam Dede, pencerenin kenarındaki koltuğuna oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Torunu Merve’nin hemen yanından seslendiğini duydu.

-Dede, dedeciğim!

Dede, dönerek torununa baktı.

-Hazırlanmışsın… Okul vakti geldi demek ki… İyi dersler güzel kızım.

-Teşekkür ederim dedeciğim. Bana para verir misin? Kalem alacağım da…

Dede elini cebine götürürken sordu.

-Bir kalem ne kadar kızım? Kaç lira istiyorsun?

-Bir tane kalem almayacağım dede… Boyalı kalemler de alacağım. Parayı biraz fazla ver.

O an, Hüsam Dedenin aklına çocukluk yıllarında bir kalem alabilmek için yaşadıkları geldi. Gülümseyerek sordu.

-Para yerine buğday versem olmaz mı kızım?

Merve’nin suratı asıldı.

-Buğdayı ne yapacağım dede? Kalemleri parayla veriyorlar.

-Peki, yumurta versem…

-Dede, lütfen…

Hüsam Dede duvar saatine bakarak;

-Derslerin başlamasına biraz daha var sanırım, dedi. İstediğin parayı vereceğim ama önce bir hatıramı anlatacağım. Dinlemeni istiyorum. Birkaç dakikanı alacak. Anlaştık mı? Dinlersen, buğday ve yumurta verme teklifimin sebebini de öğrenmiş olacaksın.

-Anlaştık…

Merve koltuğa oturdu. Hüsam Dede anlatmaya başladı.
 
***

Kurşun kalemim küçüldükçe küçülmüş, boyu iyice kısalmıştı. Parmaklarımla tutulmayacak kadar, küçücük kalmıştı. Yeni bir kalem alınmazsa yazı yazamayacaktım. Ödevlerimi yapamayacaktım.

Büyüklerime söylediğimde duymazlıktan geliyorlardı. Kalem alabilmem için bana para vermeleri gerekiyordu. Bizim evde de para ya çok az bulunuyor ya da hiç olmuyordu. Bu sebeple büyüklerimden para istemeye çekiniyordum. Ne var ki kalemim tükenmek üzereydi, ben de para istemek zorundaydım.

Öncelikle anama söylemeye çalışıyordum. Anacığım, her zaman bir işle uğraşıyordu; ablamla birlikte, hep meşguldü… Yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor, hayvanların bakımını yapıyor, temizlik yapıyor, çamaşır yıkıyordu… Daha pek çok işi vardı. İşte yine ekmek yapmak için hazırlığa başlamıştı. Hamur yoğuracaktı. Hamur teknesini temizliyordu. Yanına yaklaşıp sesleniyorum.

-Ana!

Anam yorgun ve bezgindi.

-Ne var Hüsam?

-Kalemim tükeniyor. Yeni bir kalem istiyorum.

-Yazarken fazla bastırırsan ucu kırılır. Çok bastırarak yazma biraz daha dayansın…

-Dikkat ediyorum ana! Öğretmen çok yazı yazdırıyor. Ucu aşınıp tükeniyor, bıçakla açmak zorunda kalıyorum.

- Sana kalem dayandıramıyoruz! Daha kaç gün oldu alalı? Kalemini idareli kullan…

Annem tekneyi ocağın kenarına bıraktı. Un getirmesi için ablama seslendi.

-Kızım bir leğen un getir!

Annem, ekmek yapma derdindeydi. Şu anda kalemimi düşünecek zamanı değildi. En iyisi babama söylemekti! Babam ötede, komşu evin duvarının dibinde, iki arkadaşı ile bir ağaç kütüğünün üzerinde oturuyordu. Yanına gidip söylemeyi düşündümse de korkudan vazgeçtim. Bakarsın azarlar; “Şimdi kalem sırası mı?” diyebilirdi. Başka adamların yanında azar yemek istemezdim. Eve dönmesini bekleyecektim.

Evimizin bahçesinde oynar görünerek babamı gözledim. Sohbetini bitirerek kalkıp gelmesini sabırla bekledim. Sonunda geldi. Yanına yaklaştım.

-Baba!

-Ne var Hüsam?

-Kalem… Kalemim tükenmek üzere… İyice küçüldü. Yenisini almam lâzım.

-Kalem uzunluğunda ince bir dal kes. Kabuğunu boru gibi çıkar. Kalemini o kabuğun içine koy. İple sıkıca bağla…

-Kalemimi ağaç kabuğun içine koydum baba. Fakat çok küçüldüğü için kabuk içinde de tutamıyorum. Yazı yazamaz oldum…

Elimi uzattım. Küçük parmağımı gösterdim.

-Küçük parmağımdan daha da kısa kaldı baba. İnanmazsan getirip göstereyim.

-Bağlamasını bilmiyorsun da ondan durmuyordur. Sen biraz daha sıkı bağla. Birkaç gün daha kullanırsın.

Birkaç gün daha… Kalem iyice küçülmüştü, ağaç kabuğu içinde bile durmuyordu. Sınıfta yazmadan oturamazdım ki!

Günlerdir, kısacık kurşun kalemle idare ediyordum. Yazdıkça ucu aşınıyordu. Ucunu ortaya çıkarmam için bıçakla yontmam gerekiyordu. Yonttukça daha da küçülüyordu. Minnacık kalmıştı kalemim…

Günlerdir anama ve babama “kalem almalarını” söylüyorum ama beni anlayan yoktu! Kalemim tükenirse öğretmenime ne diyecektim? “Babam, anam kalem almadılar!” diye şikâyet edemezdim.

Babam, anam… Para veremiyorlar, bari yumurta veya buğday verseler… Bakkalda, yumurta veya bir mendil dolusu buğday da para yerine geçiyordu. Ben onlarla da kalem alabilirim. Arkadaşlardan bazıları öyle yapıyor.

Aklıma parlak bir fikir geldi. Buğday… Ambarda, çuvallar dolusu buğday vardı. Bir mendil dolusu alsam eksildiği belli bile olmazdı. Anam, babam farkına varmazlardı.

Bu fikir bana iyi geldi. Kimseye görünmeden ambara girdim. Mendilime buğday doldurdum. Dört ucunu birleştirip bir güzelce bağlayıp bir çıkın yaptım. Sıra saklamaya gelmişti. Nereye saklamalıydım? Sağa sola bakınırken duvar dibine dayalı duran değirmen taşlarını gördüm. Kırk – elli santim çapında iki yuvarlak taş, duvara dayalı duruyordu. Duvar ile aralarında boşluk vardı. Çıkını oraya görünmeyecek şekilde koydum. Yan taraflarından baktım. Dikkatli bakmayınca görünmeyecekti.

Oradan keyifli bir şekilde ayrıldım. Yarın sabah okula giderken çıkını da götürecektim. Önce bakkala uğrayıp kalemimi alacaktım. Yeni kalemimle daha rahat yazabilecektim. “Bakın, yeni kalem aldım!” diye arkadaşlarıma da gösterecektim.

Babam, anam ve ben odada oturuyorduk. Aklımda alacak olduğum kalem vardı. Komşu kadınlardan birinin sesi duyuldu.

-Hamide! Evde misin?

Anam, oturduğu yerden kalkarken cevap verdi.

-Evdeyim!

-Burçak çekeceğim. Değirmen taşlarını verir misin?

Anam oda kapısına kadar gitmişti.

-Aha işte orada, duvara dayalı duruyor, dedi. Al, kullan…

Eyvah! Benim çıkını göreceklerdi. Kalbim korkuyla çarpmaya başladı. “İnşallah komşu teyze, çıkının farkına varmaz!” diye dua ediyordum.

Kadın, elinde benim çıkın olduğu hâlde kapıya kadar gelmesin mi? Korktuğum başıma gelmişti. Komşu teyzeye kızdım. İçimden; “Değirmen taşını al, burçağı çek. Orada duran çıkından sana ne?” diye söylendim. Kadın, çıkını anama doğru uzattı.

-Bunu değirmen taşının arkasında buldum; içinde buğday var, dedi.

Anam çıkını eline aldı. Bana bakarak;

-Bu, Hüsam’ın mendili, dedi.

Yakalanmıştım… Utancımdan, korkudan ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım. Başımı öne eğdim, oturduğum yerde büzülüp kaldım. Kendi buğdayımızı çalan biri durumuna düşmüştüm. Azarlanacak, belki de dövülecektim. O an bütün gözlerin üzerimde olduğunu hissediyordum.

Odada yaşanan sessizliği babam bozdu.

-Çocuk, bir haftadır “Kalem alın!” diye yalvarıyor. O buğdayla kalem alacaktır, dedi.

Sonra komşu teyzeye döndü. 

-Ne getirdin o çıkını? Git, yerine koy! diye azarladı.

Oh! Babam beni anlamıştı, korumuştu, rahatlatmıştı. Sevindim. O sevinçle başımı kaldırıp baktım. Çıkın hâlâ anamın elindeydi. Mendilin kenarından buğdayları karıştırarak baktı.

-Hüsam, kavurga yapmak için ayırdığımız buğdaydan almış… dedi.

Babam sesini biraz daha yükseltti.

-Almışsa almış! Kavurgalık buğdayın mı tükendi? Çıkını yerine bırakın!

Çıkın yerine bırakıldı… Kimse benden hesap sormadı… “Buğdayı niçin izinsiz aldın?” diyen de olmadı. Artık kalem alabilecektim. Yarın sabah, arkadaşlarıma göstererek övünebileceğim yeni bir kalemim olacaktı.

O gece yatağa keyifle girdim. Sabahın hemen olmasını hiç bu kadar istememiştim…

***

Torunu Merve hüzünlenmişti.

-Kalem almak ne kadar zormuş dede? dedi.

-Para olmayınca bir kurşun kalem almak bile pek zordur kızım?

Hüsam Dede, elini cebine götürdü. Bir miktar para çıkarıp torununa uzattı.

-Bu kadarı yeter mi kızım?

Merve eline bırakılan paraya göz attı, gülümsedi.

-Yeter dedeciğim! Teşekkür ederim! diyerek dedesini öptü, sarıldı.

Dedesi de torununu öptü. Merve muzip muzip gülerek;

-Dedem benim! dedi. Dedebank’ım!…

Hüsam dede, yüzünü astı.

-Aşk olsun, dedi. Beni para verdiğim için mi seviyorsun?

Merve dedesine tekrar sarıldı.

-Darılma dedeciğim, dedi. Şaka yaptığımı biliyorsun.

-Hiç bilmez olur muyum güzelim, dedi dedesi. Ben sana karşı rol yaptım.

Dede torun gülüştüler…

(Bu hatıra, Denizli’nin Baklan ilçesinden, 1943 doğumlu Ahmet oğlu Hüsam Güldaş’ın 1950 – 1951 yıllarında yaşadığı hatırasıdır. 04.01.2011 tarihinde, kendisinden dinleyerek hikâyeleştirdim.)

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile