ŞÜPHELİ

Yorulmuştu… Bir ağaca dayanarak nefeslendi. O an bacaklarındaki titremenin farkına vardı. Çömeldi… Sırtını ağaca dayayıp bir süre öylece durdu… Kasketini çıkarıp bir dizine geçirdi, alnında ve saçlarında tomurcuklanan teri elleriyle sildi. Gelip geçenleri seyretmeye başladı. Genç yaşta bu duruma düşmesine inanamıyordu. Ayakkabı topuklarını, kaldırım taşlarına vurarak dimdik yürüyenlere imrenerek baktı. “Otuzunda bile değilsin daha… Erken kocadın Osman, erkenden de gideceksin…” diye söylendi. Oturuşuna, üstünün başının eskiliğine acıyan bakışları görünce toparlanması gerektiğini hissetti. Evet, bir dilenciye bakar gibi bakıyordu insanlar… Hastaydı, yoksuldu fakat kimseye el açmamıştı şu kısa ömründe. “Kimseye muhtaç etmeden, kimselere el açtırmadan canımı al Allah’ım!” diye mırıldandı…

Yorgunluğunu biraz atmış gibiydi. Ağaca tutunarak doğruldu. Önce okulun yerini öğrenmeliydi fakat kime sorabilirdi ki? Sıkıntılı zamanlarda yaptığı gibi elini yüzünde gezdirdi. Bir haftalık sakalı diken oldu battı ellerine. Gelip geçenlere baktı… Sorularına net cevap alabilecek birini arıyordu. Yaşlılara, orta yaşlılara sormak işine gelmedi. “Niçin, kimi arıyorsun, orada ne işin var?” gibi kimsenin üstüne vazife olmayan sorularla karşılaşmak ve cevaplandırmak durumunda kalmak istemiyordu. Kadınlara sormayı hiç düşünemezdi, onlar –meczup görünüşünden dolayı- kendisinden çekinebilirlerdi. Gözüne on altı – on yedi yaşlarında bir genç ilişti; kendisinden yana geliyordu. Çocuğun yaklaşmasını bekledi.

-Delikanlı, dedi sesini yumuşatarak, delikanlı!

-Buyur amca!

-… Mahallesi burası mı?

-Evet amca…

-… İlköğretim Okulu bu mahallede mi?

-Evet, bu mahallede…

-O okula nereden gidebilirim?

-Şu sokaktan dosdoğru, sapmadan git… Yüz metre kadar ilerde.

-Teşekkür ederim delikanlı.

-Bir şey değil amca…

Genç, yürüyüp gitti. Osman, işaret edilen sokağa şöyle bir baktı. Ayakları onu, gelmesi gereken yere kadar getirebilmişti. Sevindi, mırıldandı: “Yüz metre sonra… Yüz metre kaldı… Ha gayret Osman!…” Şapkasını giydi. Zayıf vücudunu bile zorlukla taşıyabilen ayaklarına bir kuvvet gelmiş gibiydi. Artık adımlarını daha çabuk atıyor, daha hızlı yürüyordu. On beş – yirmi metre kadar öylece gitti, sonra durakladı; yorulmuştu. Yine de yürümeyi bırakmadı. Ağır ve kısa adımlarla okulun yanına kadar gitti. Demir, üç kanatlı bahçe kapısının önünde durdu. Kapının sabit duran bir parçasına yaslandı. Geniş asfalt bahçede kimsecikler yoktu. Öğrenciler derste idiler, bazı öğretmenlerin sesleri açık duran pencerelerden taşıyor, oraya kadar geliyordu.

Okulun bahçe kapısında öylece beklemenin anlamsızlığını düşündü. Zaten yorulmuştu. Az öteye gitti, kaldırıma oturdu. Zilin çalmasını bekleyecekti. Sevinçliydi. “Çok şükür, buraya kadar gelebildim…” dedi. Ağabeyine kalsa yataktan çıkmaması gerekiyordu. “Şu hasta halinle saatlerce yolculuk yapacaksın, şehirde yürüyeceksin… Canına garezin mi var? Cenazen yollarda, şehirde kalacak. Şu fakir hâlimizle bir de cenaze taşıma masrafı çıkarma başımıza… Sonra kızı görsen ne olacak? Daha çok üzüleceksin…” ikazlarına aldırmamıştı. Sabahın erken saatlerinde köy dolmuşuna binmiş, şehre gelmiş, okulu da arayıp bulmuştu. Hastaydı, hâlsizdi amma canına da bir şey olmamıştı işte… Yürüyüp okula gitmek, müdür beyin odasına girmek, meramını arz etmek isteği büyüdü içinde. Ancak bu düşünceyi kafasından hemen kovdu. “Sözünde durmalısın Osman!” dedi, “Söz ağızdan çıkar… Sabret… Zilin çalmasını bekle…”

Sabretmek… Zilin çalmasını beklemek… Söylemesi kolaydı… Beş - on dakikalık şu kısa süre bir türlü geçmek bilmiyordu. Ellerini yine uzamış sakallarında gezdirdi, çenesini avuçladı. “Zil çalsa ne olacak ki?” dedi. “Onu tanıyabilecek misin? Tanıyamazsın… Kız şimdi dokuz yaşındadır…” Osman, derin bir of çekti, şapkasını çıkararak elinde sıktı, sıktı…

Zil çaldı… Elleri gevşedi Osman’ın…  Heyecanlandı; sıkıntı, yerini sevince bıraktı. Doğruldu, şapkasını giydi. Çocuklar, okul binasından koşarak çıktılar; öbek öbek koşmaya, oynamaya başladılar. Top, ip atlama, yakalamaca, çizgi oynuyorlardı.

Osman’ın gözü kızlardaydı. Dokuz yaşında olduğunu tahmin ettiği kız çocuklarındaydı. Onlarca, yüzlerce çocuk… “Bilemem ki, imkânı yok tanıyamam… Acaba hangisi? Uzun boylu mu, kısa mı? Zayıf mı, toplu mu? Sarışın mı esmer mi? Anası sarışındı, ben de esmer sayılmam…” Okulun duvarına dayandı. Sarışın kız çocuklarına bakmaya başladı. “Hangisi, acaba hangisi? Bir haftalık bebekti son gördüğümde, nasıl tanıyayım, nasıl bileyim?”

Osman, ümidini kesmişti. Hasta hâliyle, o kadar yolu boşuna geldiğini düşünmeye başlamıştı. Dönüp gitmeyi bile düşündü bir ara, sonra vazgeçti. “O, şurada koşup oynayan sarışın kızlardan biridir; görmüşümdür, o olduğunu bilemeden de olsa görmüşündür. Bu kadarıyla yetinmelisin…” diye teselli etti kendini.

Bir bayan öğretmen göründü okul kapısında; durdu;  çocuklara, çevreye uzun uzun baktı. Osman, “İşte meramımı anlatabileceğim biri…” diyerek yine ümitlendi. Öğretmenin bakışları çivilenmiş gibiydi, hep kendisine bakıyordu. Biraz uzaktı, tam seçemiyordu ancak huzursuz, şikâyetçi, sert bakışı vardı öğretmenin… Cıvıl cıvıl oynaşan çocukları seyretmenin bir mahzuru yoktu kendince. Köyünün okulundaki öğrencileri de seyrederdi, onlar okul bahçesinde oynaşırlarken; içine sevinç dolar, hayata daha sıkı tutunurdu o zamanlar. Şimdi yaban yerdeydi ve hoş karşılanmıyordu çocukları seyretmesi. Öğretmenin bakışlarından sıkıldı, yüzünü sokağa döndürdü.
 
***

Bayan öğretmen, bahçe nöbetçisiydi. Çocukların sağlıklı oynamalarını, dinlenmelerini sağlamak için oradaydı. Bahçeden çıkmalarını önlemek, onları tehlikelerden ve oyun kazalarından korumak da görevleri arasındaydı. Gözleri şen şakrak oynayan çocukların üzerindeydi. Bahçe duvarına abanmış, çocukları seyreden adamı görünce irkilmişti. Adama iyice baktı… Kimdi bu? O güne kadar gördüğü biri değildi, bundan emindi. Öğrenci velilerini az çok tanırdı, çünkü on yıldır bu okulda çalışıyor, mahalle halkını yakından tanıyordu. Adam, seyyar satıcı da değildi. Kıyafetine bakılırsa bir köylüydü. Peki, çocuklara zarar verebilecek biri olabilir miydi? Öyle biri gibi görülmüyordu amma belli de olmazdı.

Bayan öğretmen, koruma içgüdüsüyle çocukların çıkmalarını önlemek için bahçe kapısına doğru yürüdü. Şu ellerini sakallarında gezdiren, çenesini avuçlayıp duran yabancıdan şüphelenmişti. Belki çocuklara lâf atar, birilerini çağırır, aldatırdı… Her türlü kötülüğü yapabilirdi… Bir ara adama seslenip, oradan uzaklaşmasını söylemeyi düşündü, çekindi. Bir sarhoş, bir esrarkeş de olabilirdi. Başına bela almak istemiyordu. “Teneffüs bitip de zil çaldığında çocuklar dersliklerine girerler. O zaman ben de okul müdürüne durumu anlatırım. Adam hâlâ bekliyorsa gösteririm. Müdür bey de gerekeni yapar…” diye düşündü. Bahçe duvarı kenarında gezinmeye başladı. Bir taraftan da göz ucuyla şüphelendiği yabancıya bakıyordu.
 
***

Osman, öğretmenin bakışlarından ve davranışlarından pek huzursuzdu. Kadın, kendisini kim bilir ne zannetmişti de çocuklarla arasına bir koruyucu olarak girmişti. Duvara yakın bir yerde ileri geri ağır adımlarla ve yan gözle kendisine bakarak yürüyüp duruyor, çocukları kapıya yaklaştırmıyor; “Gidin, bahçenin öteki taraflarında oynayın!” diye çıkışıyordu. Osman, artık bir karar vermesi gerektiğini düşündü. Orada, okul önünde öylece dikilip durmak anlamsızdı. Biraz sonra teneffüs biter, çocuklar tekrar dersliklerine dönerlerdi. Öbür teneffüse kadar bekleyemezdi. Birileri gelip “Niçin buradasın?” diye sorabilirdi. O zaman ne cevap verecekti? Ya çekip gidecek ya da öğretmenle veya müdürle konuşacaktı; o zaman da verdiği sözden dönmüş olacaktı. “Buraya kadar gelmişken onu mutlaka görmeliyim. Şunun şurasında kaç günlük ömrün kaldı ki Osman… Bak öğretmen sana ne kadar yakın… Şu kadına hâlini anlat. Kızı, uzaktan da olsa gör. Sonra çek git… Zaten buraya bu düşünceyle gelmedin mi?” Cesaretlendi, öğretmenden yana döndü. Öğretmen hanım da kendine bakıyordu o an… Heyecanlandı, ne diyeceğini bilemedi. Daha doğrusu söze nereden başlayacağını bilemiyordu.
 
***

Öğretmen, duvar kenarında yürürken yabancı kişiyi daha yakından görüyor, gözlemliyordu. Yakından bakınca boşuna şüphelendiğini anlamıştı. “Bir esrarkeş, sapık görünüşü yok. Kılığı kıyafetiyle buraların insanı olmadığı belli… Yoksul bir köylü olmalı. Zararlı bir insana benzemiyor.” diye düşündü. Yabancı, bakışlarını kendinden yana çevirip de onun bir şeyler söyleyecek gibi olduğunu anlayınca o tarafa doğru yürüdü, sordu.

-Hoş geldiniz, dedi. Galiba bu mahalleden değilsiniz.

-Hoş bulduk öğretmen hanım, dedi Osman, rahatlamıştı, köyünün adını söyledi.

-Peki, buraya niçin geldiniz?

-Birini görmek istiyorum da…

-Kimi?

-Kızımı…

Öğretmen de tereddütlerini atmış ve Osman’a iyice yaklaşmıştı, aralarında bir duvar vardı artık.

-Kızınız mı?

-Kızım öğrenciniz, şu koşup oynayan çocuklardan biri…

-Sizi bugüne kadar öğrenci velisi olarak niçin hiç görmedik?

Osman, ayağına gelen fırsatı kaçırmak istemiyordu. “Öğretmen hanım hâlden anlayacak iyi birine benziyor. Verdiğin sözü unut, bu fırsatı değerlendir.” dedi içinden. Cesareti arttı. Konuşmaya başladı…

-Öğretmen hanım! Evlendikten hemen sonra ağır bir hastalığa yakalandım. Bu arada bir kızım dünyaya geldi. Annesi doğumda öldü. Ne benim ona bakacak durumum vardı ne de akrabalarımın… Akrabalarımdan bakan olurdu, çocuğu aç açıkta bırakmazlardı ancak ortalık yerde öksüz ve yetim kalmasına gönlüm elvermedi. Onun daha varlıklı ellerde büyümesini, sıkıntı çekmemesini, okuyup yetişmesini istedim. Evlatlığa verdim. Ancak evlatlığa verdiğim aile, kızımı bir daha görmeyeceğime dair benden söz aldı. Kızım da evlatlık olduğunu bilmeyerek büyüyecekti. Kabul ettim. Bu arada hastalığım da ilerledi; doktorlar günlerimin sayılı olduğunu söylüyorlar. Kızımın hasretine dayanamadım. Dokuz yıl bu, dile kolay… Onu dünya gözüyle, uzaktan da olsa bir defa görmek istiyorum. Bu sebeple buradayım. Kimselere bir şey diyemedim. Öğretmen hanım! Ne olur, kızımı bana göster! Bir defa göreyim. Sonra çekip gideceğim…

-Kızınızın adı ne?

-Fidan…

Osman, önce kendi soyadını söyleyecek oldu, sonra evlatlığa verdiği alenin soyadını söyledi.

-Kızınızı biliyorum, sevimli, çalışkan…

“Sevimli, çalışkan…” Bir babanın evladı hakkında duymayı istediği, güzel sözlerdi bunlar… Osman da sevindi, hastalığın soldurduğu dudaklarına gülümsemeler gelip yerleşti.

Öğretmen ise ummadığı bir hikâye ile karşılaşmanın şaşkınlığı içindeydi. İnanıyordu; karşısında gözleri dolu dolu, kızını görme umuduyla çocuklara bakan bu yabancıya inanmıştı. O an, Fidan’ı, “İşte şu kız!” diye gösterecek oldu, vazgeçti. Ne yapması gerektiğini düşündü. Teneffüs de bitmek üzereydi. Kararını verdi…

-Allah size şifalar versin… Ben şimdi kızınızın yanına gideceğim. Onun elinden tutup bahçede birlikte gezineceğiz. Sen de böylece görmüş olursun…

-Sağ ol öğretmen hanım, Allah razı olsun…

-Sen de sözünde durmalısın. Bahçeye girmeyeceksin, kızını görünce onu adıyla çağırmayacaksın. Buradan seyretmekle yetineceksin. Zil çalınca da hemen uzaklaşacak ve bir daha buralarda görünmeyeceksin, tamam mı?

-Tamam öğretmen hanım! Söz veriyorum. Sağ ol öğretmen hanım! Allah razı olsun, ne muradın varsa versin…

Öğretmen hanım çocukların arasına doğru yürüdü. Arkadaşlarıyla yakalamaca oynayan bir kıza seslendi. Kız oyunu bırakıp öğretmeninin yanına gitti. El ele tutuştular. Öğretmen bir an, kızı bahçe duvarından yana götürmek, babasına daha yakın yerlerde gezdirmek istedi. Bu düşüncenin ardı sıra zihninde tereddütler de belirdi. Fazla yakın olmak, heyecanlanacak babanın kızına seslenmesi ve bahçeye girerek kıza sarılmak istemesi gibi -hiç istemeyeceği- davranışlara sürükleyebilirdi. Bahçenin orta yerinde, çocukların arasında gezinmeyi daha uygun buldu. Fidan ile öğretmen, konuşarak gezinmeye başladılar.
 
***

Osman, kızını görebilmenin sevinci ve heyecanı içindeydi. Mavi önlüğünün içinde ne kadar da güzeldi yavrucuğu… Tahmin ettiği gibi sarışındı, biraz kiloluydu; boyu yaşına uygundu, kısa da sayılmazdı uzun da… Kısa saçlıydı. Düzgün taranmış saçları, süslü tokalarla tutturulmuştu. Siyah ayakkabısı, yeniydi. Çorapları bembeyazdı… Yanakları al aldı… Bir ara okul bahçesine girmek, varıp kızını kucaklamak; çocuğunu, “Kızım, Fidan’ım!” diyerek bağrına basmak, koklayıp okşamak arzusunu duysa da kendini tuttu… Kendisinin, Fidan için bir yabancı olduğunu biliyordu; onun bir babası vardı, o da evlatlık verdiği kişiydi… Evlatlık verildiğini bilmemeliydi Fidan, bilip de üzülmemeliydi. “Çok şükür, dokuz yıl sonra da olsa gördüm yavrumu… Gözlerim açık gitmeyeceğim. Şu anda Fidan’ımla aynı yerdeyiz, aynı havayı soluyoruz… İyi ki evlatlığa vermişim; bakımlı, sağlığı yerinde. Okuyacak, bir memur, belki öğretmen olacak…”

Kızı, biriciği, Fidan’ı… Öğretmeniyle el ele yürüyor, öğretmenine bir şeyler anlatıyordu… Ah, yakınlarında olup da sesini de duyabilseydi! Ölünceye kadar hep o ses, kulaklarında çınlar dururdu. Bebekliğindeki ıngaları dinlemekle yetinmişti yıllarca…
 
Öğretmen hanım kendisine bakıyordu arada sırada; “Kızın işte bu, iyice bak…” der gibiydi… Osman, teneffüsün bitmesini hiç istemiyordu ancak dakikalar sayılıydı. Zil uzun uzun çaldı. Öğrenciler oyunlarını bırakıp okul binasına, dersliklerine koştular. Fidan ile öğretmeni en geriye kalmışlardı. Bina girişine kadar birlikte yürüdüler. Kız orada öğretmeninin elini bırakıp içeriye koştu. Merdiven sahanlığında tek başına kalan öğretmen, bahçe duvarına doğru döndü. Osman, gözleri okul binasında olduğu hâlde, ağır ağır uzaklaşıyordu. Bakışları karşılaştı. Fidan’ın babası, elini göğsüne götürdü; öğretmen başını hafif eğerek karşılık verdi, selamlaştılar… 
 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile