İKİ DOSTUN SOHBETİ

-“Niçin baktın bana öyle? / Derdin nedir bana söyle?”

-Oh, ne âlâ! Keyfin denk… Muzip muzip yüzüme bakarak şarkı söylüyor, benimle eğleniyorsun.

-Vallahi öyle bir niyetim yoktu. Suratını asık, üzgün görünce efkârını dağıtmak istedim.

-Demek öyle… Kusuruma bakma. Şarkı söyleyişini yanlış algılamışım…

-Önemli değil… Dostlar arasında, arada sırada böyle durumlar yaşanır. Ben kırılmadım, sen de bana kırılma. Kaşlarını çatmış, dudaklarını büzmüşsün. Üzülmene dayanamıyorum. Ne oldu, neyin var? Anlat…

-Benim tek derdim var, kenara itilmiş olmak… Kenara itilmiş olmayı içime sindiremiyorum. Söyle! Ben kenara itilecek, görmezden gelinecek değerde miyim?

-Hayır…

-Öyleyse nedir bu başıma gelen? Ben hep böyle, mazide kalmış olarak mı yaşayacağım?

-Sabret…

-Sabrım her geçen gün biraz daha tükeniyor.

-Biliyorsun ki sabretmekten başka çare yok…

-…

-Peki, anlat, konuş öyleyse… Üzüntü paylaşınca azalır, bilirsin.

-1991 yılıydı… Hatırlarsan… Beni yazmış, Millî Eğitim Bakanlığı Çocuk Romanları yarışmasına göndermiştin.

-Unutmuyorum ki hatırlayayım…

-Elbette unutmazsın yazar bey… Hiçbir kimse, kendinin öne çıkarıldığı önemli gün ve anları unutmaz.

-Benimle eğlenmeye şimdi de sen başladın…

-Parayla değil, sırayla… Neyse, konumuza dönelim. Bu yarışmaya, ülke çapında, profesyonel ve amatör her yazar katılmıştı.

-Evet…

-Orada bana ikincilik ödülü verilmişti. Ben de sevinmiştim, sen de… Bu sebeple Ankara’ya davet edilmiştin, hatırlıyor musun?

-Hatırlamaz olur muyum?

-Şura salonunda yapılan törende, Millî Eğitim Bakanı Köksal Toptan’ın elinden ikincilik ödülünü almıştın. Bakanlık beni, 1996 yılında, ikincilik ödülü kazanmış bir çocuk romanı olarak kitaplaştırmıştı…

-İkimiz için ne güzel günlerdi onlar!

-Sonra Bakanlık, 1999 yılında ikinci baskımı da yapmıştı. O yıllarda, ülke çocuklarının ellerinde gezmiş; kütüphanelerde, sınıf ve okul kitaplıklarında yer almıştım. Çocuklarımız; Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu ve Osman Bey’in çocukluk yıllarını sihirli bir dürbünden seyrederek bir destan tadında okumuş, öğrenmişti.

-Sevinilecek bir durum…

-Fakat sonrası var… 1999’dan bu yana tam on bir yıl geçti. Bu on bir yıl içinde yaşadıklarım, pişmiş tavuğun başına gelmedi. Tam on bir yıl… Kahroldum…

-Lütfen abartma…

-Sen de işin içindesin ve sen de en az benim kadar üzülüyorsun, biliyorum. Öyleyken nasıl “Abartma!” diyebiliyorsun, şaşırıyorum. Yeni baskılarım yapılacak diye beklerken, hükûmet değişti. Yayımlar Dairesinin başındaki şahıs da değişti. On bir yıl süren, o uzun bekleme dönemine girdim. Üzüntüm, suratımın asıklığı bundan…

-Ha, şimdi anladım!

-Nihayet… Ben kendimi, hiçbir yönetimin kenara iteceği bir eser olarak görmüyorum. Çünkü tarihimizin önemli bir bölümünü anlatıyorum.

-Evet, bence de öylesin.

-Fakat yeni yöneticilere göre, kendilerinden önce yayınlanmış eserlerin hepsi kötüydü, değersizdi. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesinin yayınladığı bütün eserleri yok saydılar. Kendi ölçülerine uygun eserler basacaklar, çocuklarımıza onları okutacaklardı.

-Bir şey diyemedik, diyemezdik de… Böyle gelmiş, böyle gidiyordu. Ortada bilimsel gerçekler bulunmasına rağmen, ne yazık ki her yönetim kendi anlayışına göre hareket ediyor.

-Sonra nedense karar değiştirdiler. Yayımlanmış eserleri elden geçirerek bazılarını tekrar basmayı düşündüler. Bakanlığın tertiplediği yarışmada ödül verilmiş bir eser olduğum için beni de yayımlanacak eserler arasına alırlar diye ümitlenmiştim. Pek iyimsermişim… Hatta “Pek salakmışım!” diyesim geliyor.

-Lütfen böyle konuşmayı bırak. Sen gibi ben de ümitlenmiştim amma ne yazık ki bu kararlarını da uygulamadılar. Yerli ve yabancı yazarların eserlerinden seçmeler yaparak, “Yüz Temel Eser” uygulamasını getirdiler. İlköğretim için yüz, orta öğretim için de yüz eser seçerek listeleri hazırlayıp okullara gönderdiler. Öncelikle o eserlerin alınmasını istediler. Bu kolaycılıktı…

-Ağzına sağlık, doğru söyledin… Bu arada, Yayımlar Dairesinin başına biri geliyor, diğeri gidiyordu. Biri, mevcut başkanın ayağını kaydırıp koltuğa oturuyor sonra o da çelmeleniyordu. Kısa süre içinde o kadar çok başkan değişti ki şu anda sayamam… O günlerde hem “Sihirli Dürbün” olarak beni hem de telif hakkı orada bulunan diğer eserleri de basmayacaklarını anlamıştın.

-Evet, bu sebeple, Yayımlar Dairesinin bastığı kitaplarımın telif haklarının serbest bırakılmasını istedim. Kitaplarımın telif hakkı, tam on bir ay sonra bana iade edildi…

-Bu arada hatırlamanı isterim; Yayımlar Dairesinde, çocuklar için basılacak kitapları tespit edecek bir kurul oluşturulmuştu. O kurulda bulunan bir yazar arkadaşın; “Hasan Bey! Biz kurul olarak, Yüz Yazardan Yüz Eser adıyla bir çalışma yapıyoruz. Eserlerinin hepsini geri çekme. Birini olsun bize ver, hiç olmazsa o okullara girsin, çocuklarımızın eline ulaşsın.” demişti. O teklifi kabul etmiş; “Bakanlığın ödül verdiği bir eser olan Sihirli Dürbün’ü bırakayım.” demiştin.

-Evet… Arkadaşımla aynen böyle konuşmuştuk. Hatta arkadaşım; “Bu iş için bir dilekçe yazmamı da söylemişti. Ben; “Bakanlığın ödül verdiği bir eser için yeniden dilekçe yazmam gerekmez ki…” diye itiraz etmiştim de arkadaşımın ısrarı üzerine yazmıştım.

-Yaaaa yazar bey! Anlatırken, yaşanan trajediyi bir daha yaşıyor ve üzülüyorsun. Dudaklarına yerleşen o buruk gülümsemeyi fark ediyorum… Neymiş efendim, ödüllü de olsa eser bir daha incelenecekmiş… Neyse… Beni dilekçenle birlikte alarak yeniden yayın kuruluna getirdiler. Çocuk edebiyatı alanında uzman olarak bilinen ve o kurulda bulunan birine, incelemesi ve raporunu yazması için verdiler.

-Ben, senin bir daha basılacağını ümit ediyor, seni karşımda üçüncü baskısı yapılmış olarak görmeyi hayal ediyordum. Yayımlar Dairesinden gelen bir yazı ile şok oldum. Bakanlık, seni reddetmişti…

-Evlatlıktan reddedilen bir çocuk gibiydim o günlerde…

-Hayret… Bakanlık, ödül verdiği bir eser hakkında, “Bakanlık yayınları arasında yayınlanması uygun bulunmamıştır.” diyordu. Ancak ekinde rapor yoktu. Üç ay kadar bir süre, üzüntü dolu bekledim. Sonra kararımı vererek; “Eserimde hangi edebî kusurların bulunduğunu görmek ve öğrenmek en tabii hakkımdır.” diyerek bir dilekçe daha yazdım ve uzman kişinin yazdığı raporu istedim. Yayımlar Dairesi Başkanlığı dilekçeme hemen karşılık verdi ve raporu bir üst yazıyla gönderdi. Okuyunca ikimiz de şok olmuştuk… Bakanlık, ödül verdiği ve iki defa bastığı eseri, raporunda “Asla yayımlanmamalı.” diyen uzman kişinin görüşüne katılarak reddediyordu. Bu bir skandaldı…

-Evet, ben de öyle düşündüm; bu bir skandaldı…

-Beni kahreden reddedilmek değildi, ret sebepleriydi… O uzman beyefendinin raporunda, edebî anlamda iki cümle vardı. “Sihirli dürbünün romanın gelişimi ve yapısı üstünde hiçbir katkısı yoktur.” diyordu. Eserdeki kurgulamayı da “uyduruk, derinliği olmayan, başarısız kurgu…” olarak görüyordu. Bu düşünceleri saygıyla karşılıyordum. Ancak uzman beyefendi, eserimi kendi dünya görüşüne ters bulmuş ve pek öfkelenmişti. Öfkesi satırlara bir iyice sinmişti. Hızır hakkında “Bir ihtiyar çıkagelir…” diyerek Hızır kültürümüzü küçümsüyordu. “Şeyh Edebalı’nın cevherleri…” tarzında bir ifadeyle bu Türk büyüğüne saygı duymadığını hissettiriyordu. Henüz çocuk denecek yaşlardaki Osman Bey’in, Yunus Emre’nin toplantısına katılarak onu dinlemesini, “Yunus Emre’nin birdenbire ortaya çıkıp bir iki dörtlük söyleyerek çekilmesinin bugün hiçbir çocuğun ilgisini çekmeyeceği…” cümlesiyle eleştiriyordu. Sözün kısası, sayın uzman, Türk çocuklarının Yunus Emre, Mevlâna, Şeyh Edebalı gibi büyüklerimizle ve Hızır kültürümüzle tanışmasını istemiyordu. “Hiçbir çocuğun ‘ah, keşke bir alet olsa da Malazgirt Savaşı’nı izlesem!’ demeyeceği çok açıktır.” gibi, çocuk edebiyatçısı uzmanına hiç yakışmayacak bir cümleyi raporuna alabiliyordu. “Bu romandan etkilenecek bir çocuğun başka ulusların ve başka dinlerin varlığını bile kabul etmesi imkânsız.” gibi saçma bir hüküm veriyordu. “İki sayfada bir namaz kılan…” diye tenkit ediyordu. Uzman kişinin raporunun sonunda, “Bu kitaba Millî Eğitim Bakanlığı adına 1992 yılında roman dalı ikinciliği veren jürinin kimlerden oluştuğu gerçekten merak konusu.” gibi bir meydan okuma cümlesi de yer almıştı.

-Bu, uzman kişinin uzmanlığına yakışmayan iddiaları karşısında ben de şaşırmış ve üzülmüştüm. Çünkü sen, çocuklara Türk tarihini anlatıyordun. Kültürümüzdeki “Hızır” kültüründen faydalanmıştın. Çok iyi biliyordum ki sayfalarımda, hiçbir din ve millete düşmanlık aşılayan tek satır yoktu. Yabancı yazarların çocuklar için yazdığı eserlerde kilise çanları çalınır, papazlar cirit atarken Ertuğrul Bey’in namaz kılması onları neden çok rahatsız etmişti acaba?

-Ben de merak ettim. “Romandaki kahramanlara, uzmanın dediği gibi, ‘iki sayfada bir’ namaz mı kıldırmıştım? Onları iki sayfada bir camiye mi sokmuştum acaba?” diye seni tekrar, sayfa sayfa inceledim. ‘İki sayfada bir” değil, sadece iki defa namazla ilgili bağlantı vardı. Ertuğrul Bey, Şeyh Edebalı’nın türbesinde bulunduğu gece, sabah namazı öncesinde, o meşhur rüyayı görüyor, sonrasında sabah namazına hazırlanıyordu. Bir başka sayfada da Söğüt’ten Bilecik’e giderlerken, yolda bir namaz molası veriliyordu. Bunda yadırganacak bir şey yoktu ancak uzman kişi namaz kılınmasından pek rahatsız olmuştu anlaşılan...

-Kırılmıştım… Bir tarafta Millî Eğitim Bakanının elleriyle bana verdiği ödül, diğer tarafta da “Bakanlık Yayınları arasında yer alamaz.” yazısı… Gururumla oynanmıştı. Yazar bey! O günlerde, beni sevindiren bir davranışta bulundun; bu davranışın için sayfalarım dolusu teşekküre derim.

-Pek naziksin…

-Övünmek gibi olmasın, öyleyimdir. Oturup Yayımlar Dairesi Başkanlığına, bir yazı yazdın. Uzman kişinin gayrı edebi raporuna karşı bir savunma yaparak; “Türk çocukları, kendileri için yazılan eserlerde elbette kendi kültür ve değerlerini bulacaklardır. Hangi ülke, çocuklarını dünya vatandaşı yapmak için eğitir, öğretir, okutur?” diye sordun. Son sayfalarımdaki; “Yavrularım! Günün belli saatlerinde kitaplarınızın başına koşun. Gözlerinizle, Allah’ın size verdiği dürbünlerle, oralardaki bilgileri tarayın. Aklınıza güvenin. Sihirli hiçbir şeye bel bağlamayın. Aklınızı kullanarak, nice bilgileri değerlendirerek, insanlığa faydalı olacak nice âlet ve makineleri siz yapacaksınız.” satırlarıma dikkat çekerek; “Eserimde çocuklar, sihir ve büyü yerine, akıllarını kullanmaya davet ediliyor; okumaya, araştırmaya yönlendiriliyor.” diyerek sayfalarımdan örnekler verdin. “Raportör, bu eserde, bir tek olumlu satır görmedi mi? Niçin raporda, eserle ilgili tek olumlu satır yok?” diye sordun. Tam üç sayfayı kaplayan savunmanı; “Bu saatten sonra Sihirli Dürbün’ün yayınlarınız arasında yer almasını kesinlikle istemiyorum. … İtirazımı konu edinen bu dilekçemin, Çocuk Yayınları Danışma Kurulunda tekrar görüşülerek eserim hakkında verilen ‘Bakanlık yayınları arasında yayınlanması uygun bulunmamıştır’ kesin hükmünün kaldırılmasını, eserime itibarının iade edilmesini arz ediyorum.” diyerek bağlamıştın. Ne yazıydı o! Beni ne güzel savunmuştun öyle!

-İltifatına teşekkür ederim. O yazıyı faksla gönderdim. Ertesi gün, Yayımlar Dairesi Başkanı, telefon açtı. Uzun uzun konuştuk. Yazımı okuduğunu, duygulandığını söyledi. Eser tespit kurulundan o da şikâyetçi oldu. “Bunların yaptığı bir iki değil…” dedi. “O kurulu lağvediyorum. Eserini de vermiyorum. Sihirli Dürbün, Bakanlık yayınları içinde yer alacak.” diye kesin konuştu. Sonrasında, lâğvedileceğini anlayan kurul istifa etmişti, haberlerden öğrendim.

-O günlerde yeniden ümitlenmiştim. İkimiz de beklemeye başladık. Ancak Yayımlar Dairesinde koltuk mücadelesi devam ediyordu. Başkanı almışlar, bir başkasını görevlendirmişlerdi. Yeniden sahipsiz kalmıştım. Bu durum senin de canını sıkmıştı. Telefonla bazı görüşmeler yaptın. Öğrendin ki yeni başkan, yeni bir uygulama başlatmış; isteyen yazarların eserleri, dilekçe karşılığında serbest bırakılıyormuş. “Anlaşıldı… Bakanlık, kendi eserine sahip çıkmayacak.” diye homurdanarak bir dilekçe daha yazdın. Karşılığını da hemen verdiler, Bakanlıktaki telif hakkımı sana iade ettiler.

-Çok iyi oldu…

-Senin açından iyi oldu ama benim açımdan hiç de öyle değil. Yıllar geçti, rafta, öylece duruyor; yenilenmiyorum. Evde kalmış bir kız gibi, bekliyorum. Ben öyle basılmayıp bekleyecek bir eser değilim ki! Türk tarihinden, destan denilebilecek şanlı bir sayfayı anlatıyorum. İkinci baskım on bir yıl önce yapılmıştı… Dile kolay on bir yıl… Ben çocukların ellerinde olmalıyım; tekrar tekrar basılmamak canımı sıkıyor.

-…

-Aaa, yine gülmeye başladın! Ben üzüntümü, can sıkıntımı anlatıyorum. Senin dudaklarında tebessüm… Ayıp ediyorsun! Sana yakıştıramıyorum.

-Destan dedin ya… Ona gülüyorum. Aptala malûm olurmuş…

-Bir de hakaret ediyorsun…

-Darılma, biz tam on beş yıllık dostuz… Canım kitabım! Beni tanımamış gibi davranıyorsun. Bu kadar alıngan olma. Yeri geldi de bir atasözümüzü kullandım.

-Sanırım bir diyeceğin var…

-Evet, var. Son bir hafta içinde, bir gelişme yaşandı. Senin o gelişmeden haberin yok.

-Daha fazla meraklandırma da anlat!

-Biliyorsun, ben destan romanlar yazıyorum. Türk dünyasından derlenen destanları çocuklarımız için romanlaştırıyorum. İstanbul’un Fethi, Çanakkale Savaşı ve İstiklâl Savaşı’nı Türkiye Türklerinin destanları olarak çocuklarımız için yazmıştım, kitaplaşmışlardı.

-Evet…

-Seni de destan romanlar serisine dâhil ettim. Osmanlı Devletinin Kuruluş destanı olarak, diğer destan romanlarla birlikte, yakın zamanda yine piyasada olacaksın.

-Oh, nihayet! Yıllar sonra yine çocukların ellerinde olacağım. Peki, “yakın zamanda” diyorsun ama üçüncü baskım ne zaman yapılacak? Çok bekleyecek miyim?

-Fazla beklemeyeceksin. İçinde bulunduğumuz şu Mayıs ayının son günlerinde yeni baskınla ellerimde olacaksın.

-Ne güzel! Sana bir soru daha… Kitabın adı ne olacak, adı? Adımı değiştirmeseydin...

-Hiç değiştirir miyim? Sihirli Dürbün adıyla kitaplaştın, hep öyle kalacaksın.

-Teşekkür ederim yazar bey, çok teşekkür ederim. Beni sevindirdin; ümitsizlikten, üzüntüden kurtardın. Destan romanlar içinde yer alacak olmam gerçekten malûm olmuş bana…

-Doğru söylemişim değil mi? Demek ki aptala malûm oluyormuş!

-Hınzır… Gülme öyle, gıcık gıcık gülme… Sinirime dokunuyor. Gülme dedim sana!

Mayıs 2010, Denizli

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile