GEVEZE

Bir akşamüstüydü. Babam, elinde bir kafesle çıkageldi. Kafeste bir kuş vardı. Anneme seslendim.

-Anneee! Babam bir kuş getirmiş!

Annem mutfaktan cevap verdi.

-İyi ya kızım! Hep bilgisayarın başında kalacağına biraz da kuşla ilgilenirsin.

Demek ki kuş bana, bilgisayarın başından uzaklaştırmak için alınmıştı. Yine de babama sormadan duramadım.

-Baba, bu kuş benim mi? Onu bana mı aldın?

-Evet, dedi babam gülümseyerek. Bu kuş senin… Ona sen bakacaksın.

Salona geçtik. Babam kafesi, masanın üzerine bıraktıktan sonra bir koltuğa oturdu. Gün boyu çalışmış olması sebebiyle yorgun görünüyordu.

Ben kafesin yanından ayrılmayıp kuşu seyretmeye başladım. Kafası, vücudu kırmızıydı. Kanatlarının bir bölümü sarı, uçları lacivert renkteydi. Pek sevimli görünüyordu.

Kuş, yerini, yeni evini, bizleri yadırgamışa benzemiyordu. “Bir başka eve geldim. Sahiplerim yabancı insanlar.” diye düşündüğü yoktu. Hep hareket hâlindeydi. Kafesin tellerine tutunarak gezinip duruyordu. Kumru kuşundan biraz küçüktü. Vücuduna göre küçük bir başı vardı. Kısa, kalın ve ucu kıvrık gagasını, tellere tırmanırken kullanıyordu. Başının iki yanındaki gözlerinin küçüklüğü de dikkat çekiciydi.

-Baba! dedim. Bu, gördüğüm kuşlara hiç benzemiyor. Serçeye de benzemiyor, kumruya da…

-Bu bir papağan, dedi babam.

O anda gözlerim ayaklarına takıldı. Dörder tane parmağı vardı.

-Baba... Bizim beş parmağımız var, papağanın dört tane… Biri eksik…

-Eksik değil kızım, diye cevap verdi babam. Papağanlar dört parmaklıdır.

Papağan benim kuşumdu, bakımını ben yapacaktım ama nasıl? En iyisi babama sormaktı.

-Baba! Papağanın bakımı nasıl yapılır? Neler yer?

Babam gülümsedi. Umursamaz bir tavırla,

-Niçin bana soruyorsun? Bilgisayardan öğren, dedi. Bilgisayar, bilgi öğrenmek için değil mi? Bugüne kadar hep oyun oynamak ve yazışmak için kullandın.

Babam doğru söylüyordu. Bilgisayarı çoğu zaman oyun oynamak için kullanmıştım. Arkadaşlarımla yazışmalar yapmıştım.

Kuş, salıncak gibi bir aracın üzerine konmuş ve sallanmaya başlamıştı. O anda konuşuverdi.

-Merhaba! Merhaba!

Şaşırdım ve güldüm… Konuşuyordu. Bana selam bile vermişti. Fakat (r) harfini çıkaramıyordu. Ona karşılık verdim.

-Merhaba güzel kuşum. Merhaba güzel arkadaşım. Evimize hoş geldin…

Sonra babama döndüm.

-Baba, bu kuş konuşuyor, dedim.

-Papağanlar konuşur, Diye cevap verdi babam. Onlarca kelimeyi öğrenir ve söyleyebilirler.

-Bu kuş pek sessiz… Geleli beri tek kelime konuştu.

Babam yine gülümsedi.

-O bir gevezedir, dedi. Susmak bilmez.

Kuşa doğru dönerek,

-Geveze! dedim yavaşça. Geveze…

Böylece kuşumun adı konulmuştu.

Papağanlara merakım artmıştı. Bakımının nasıl yapılacağını da öğrenmeliydim. Hemen bilgisayarın başına koştum. İnternete girdim. Papağanlar hakkında ne kadar yazı varsa okudum, bilgiler edindim. Bakımının nasıl yapılacağını öğrendim. Ay çekirdeği, elma, marul ile besleyecektim. Suyunu hiç eksik etmeyecektim. İki günde bir mutlaka kafesi temizleyecektim. Hasta olmaması için hava akımı olan yerde bulundurmayacaktım. Suyunun içine bazı zamanlar vitamin koyacaktım. Sonra ona yeni kelimeler öğretecektim.

Papağanlar hakkında bilgi sahibi olduktan sonra bakkala gittim. Geveze’ye ay çekirdeği aldım. Suluğuna su doldurdum. Yem kutusuna ay çekirdeklerini koydum. Geveze, çekirdekleri gagasıyla alıp yemeye başladı. Pek becerikliydi. Gagasıyla bir çekirdeği alıyor. Kırıp içini yiyordu. Kafesin tabanı ay çekirdeği kabuklarıyla dolmaya başlamıştı.

Kuşa neleri öğreteceğimi önce anneme söyledim.

-Anne! Papağanıma önce adını öğreteceğim. Sonra kendi adımı… Bana “Ayten!” diye seslensin.

-Sen bilirsin.

-Peki sizin adınızı mı öğreteyim? Size baba ve anne mi desin?

-Sen bilirsin, kuş senin…

-Size anne ve baba desin… O da bu evin çocuğu sayılır.

Ertesi gün okula gittiğimde arkadaşlarıma Geveze’yi anlatmak için sabırsızlanıyordum. Onlar bilgisayar oyunlarını anlatıyorlardı. Oyunların hangi bölümlerine geçtiklerini, kaç puan topladıklarını övünerek söylüyorlardı. Bir süre onları dinledim.

Konuşmalarına katılmamış olmam Aynur’un dikkatini çekmişti.

-Ayten, sen dün gece bilgisayarını açmadın galiba, dedi.

-Akşamüzeri bir süre açtım. Papağanlarla ilgili bilgi öğrendikten sonra kapattım, dedim.

Canan,

-Papağanlarla ilgili ödevimiz yoktu ki, dedi.

Fırsatı kaçırmadım. Hemen papağanımı anlatmaya başladım.

-Dün, babam bana bir papağan aldı. Adını geveze koydum. Sarı, kırmızı, lacivert renkleri var. Çok güzel ay çekirdeği yiyor. Bana merhaba diye selam veriyor. Ona konuşmayı öğreteceğim.

Arkadaşlarım Geveze’yi merak etmişlerdi. Hepsi de görmek istediklerini söylediler. O ara yanımıza Nuri de sokulmuş ve anlattıklarımı dinlemişti. Sınıf arkadaşımız o yaramazı hiç sevmezdik. Çünkü her birimize bir kötülüğü mutlaka dokunmuş, bizleri defalarca üzmüştü. O da;

-Ayten, papağanını ben de görmek istiyorum, demesin mi?

“Hayır!” desem ayıp olurdu. Çaresiz kabul ettim.

-Görebilirsin, dedim.

İçimden; “İnşallah gelmez!” diye söylendim. Papağana bir zarar verebilirdi. Evde bazı eşyaları bile kırabilirdi. Aksine arkadaşlarımdan eve ilk gelen o oldu.

Nuri, hemen Geveze ile ilgilenmeye başlamıştı. Kafesin çevresinde dört dönüyordu. Parmağıyla kuşa dokunmaya çalışsa da gagalayacağı için korkuyordu.

Annem yememiz için meyve hazırlamıştı. Meyve tabaklarını almak için mutfağa gittim. Salona dönmek için acele ediyordum. Geveze’yi Nuri ile birlikte bırakamazdım. Döndüğümde ne göreyim? Nuri, kafesin kapısını açmış. Elini içeriye sokmuş, kuşu yakalamaya çalışıyordu. Salonun penceresi de açıktı. Haykırdım:

-Dur Nuri! Ne yapıyorsun?

Nuri, elini çekti, kafesi kapattı.

-Geveze’yi biraz okşayacaktım dedi sırıtarak. Çok güzel bir kuş…

-Pencereyi de açmışsın. Kuş kaçar giderdi.

-Aaa, bak ben onu düşünememişim. Salon havasız kalmış da… Biraz havalanmasını istemiştim…

Nuri, Geveze’yi tutup pencereden salıverecekti. Sonra da “Kuşu okşamak istemiştim. Kaçtı…” diyecekti.

Bu yaramaz, bir konuktu ancak ağzının payını da almalıydı.

-Nuri! Bu yaptığın ayıp değil mi? İznim olmadan kafesi niçin açtın? Niçin kuşu almaya çalıştın? Kaçıp gitse ben ne yapacaktım?

O arsız sırıtıyordu.

-Ayten, sen görgüsüz birisin. Kuşu yemedim ya! dedi.

Bir de görgüsüzlükle suçlanmıştım. Dedim ya o bir kötü çocuktu. Elimdeki tabağı aldı. Hiçbir şey olmamış gibi meyveleri bir güzelce yedi. Sonrasında hemen kalktı.

-Annem, “Erken gel!” demişti. Ben gidiyorum, dedi.

Suratım bir karış asık;

-Güle güle, dedim.

Gitti… Oh, Nuri, bir zarar vermeden evimizden gitmişti; ondan kurtulmuştum. Bir daha kapımızdan içeriye sokmayacaktım.

O günden sonra hep Geveze’nin kaçıp gideceği korkusunu duydum. Anneme, babama tembihledim.

-Sakın ha kafesin kapısını açık bırakmayın. Salonun penceresini açtığınızda kafesin kapısı kapalı oldun…

Annem de babam da “Tamam” dediler.

Ben Geveze ile ilgilenirken bilgisayarın başında daha az kalmaya başlamıştım. Kuşun yiyecekleri, suyu ve temizliği ile ilgileniyordum. Ona “Ayten, Geveze, anne, baba.” demeyi öğrettim. Okulda bulunduğum saatlerde onu özlüyordum. Misafirliğe gittiğimiz zamanlarda da aklım onda kalıyordu.

Bir gün okul dönüşü eve girdiğimde salona koştum. Annem, elinde temizlik bezi, koltukta oturuyordu. Pek üzgün görünüyordu. Dokunsan ağlayacaktı. Şaşırmıştım. Sordum.

-Ne oldu anne? Niçin bu kadar üzgünsün?

Annem ağlamaklı bir sesle;

-Kafesi temizlerken dikkat etmemişim. Pencereyi açık bırakmışım. Geveze, kafesten çıkar çıkmaz pencereye kondu. Sonra da uçup gitti…

Kafese baktım. Kafes aynı yerindeydi ancak içinde kuş yoktu.

-Eyvah! Geveze yok, gitmiş…

Pencereye koştum, seslendim…

-Geveze, geveze…

Bahçeye çıktım, ağaçlara baktım görünmüyordu. Komşu evlerin bahçelerinde de yoktu. Çaresiz eve döndüm. Bir koltuğa da ben oturdum. Ağlamaya başladım.

-Geveze gitti anne. Zavallı kuşum, kedilere yemek olmuştur.

Annem beni teselli etmeye çalıştı.

-Üzülme kızım, bulunur.

-Bulunmaz anne! O dışarıda yaşamaya alışkın değil. Yem bulup karnını doyuramaz. Kendini tehlikelerden koruyamaz.

Babam, iş dönüşü bizi üzüntü içinde buldu. Babacığım, üzülmeme hiç dayanamazdı. Beni kucağına aldı, okşadı.

-Ayten’im! Güzel kızım… Göreceksin Geveze gelecek… Çünkü iki aydır burada yaşıyor. Bizim eve iyice alıştı…

-Onu kediler yemiştir baba…

-Yemezler… Belki başka birileri tutup beslerler.

-Başkalarının kuşu olmasına razıyım. Tek ölmesin de…

-Sana bir papağan daha alırım, dedi…

-Başka kuş istemiyorum, dedim, Geveze’yi istiyorum…

Tam iki gün, evimizin bahçesinde ve çevrede papağanımı aradık. Babam, çatıya çıkarak kiremitlerin üzerine bile baktı. Yoktu, görünmüyordu…

Evde olduğumuz zamanlarda, salonun penceresini hep açık tutuyordum. Belki evin yolunu bulur, çıkagelirdi, belki…

Okuldan döndüğüm bir akşamüzeri, yine pencereyi açtım. Yine boş kafesin karşısına geçtim. Geveze’yi hayal ediyordum. Öğreteceklerim yarım kalmıştı. Ona; “Günaydın, nasılsın, hoş geldin, güle güle” demeyi de öğretecektim.

Annem, beni hayal dünyamdan uyandırdı.

-Kuşun kaçmasına sebep olarak seni üzdüm kızım, dedi. Geveze’yi belki birileri bulur da getirir, diye ümit verdi.

-Ah, dediğin gibi olsa, dedim…

-Mutfağa gel kızım, dedi annem. Sütlaç yapmıştım, bir kâse ye.

-Peki, dedim…

Mutfağa gittim. Annem benim sütlacı sevdiğimi biliyor, gönlümü almaya çalışıyordu. Tatlıyı, çok sevmeme rağmen isteksiz kaşıklamaya başladım. Annem de ben de konuşmuyorduk.

Sessizliği bir kelime bozdu.

-Merhaba!

Şaşırdım. Annem de şaşırmıştı. Ses yine geldi.

-Merhaba!

Bu onun sesiydi, Geveze’nin sesiydi. Papağanım gelmiş olmalıydı. Hemen salona koştum. Annem de ardım sıra geldi. Evet, o idi. Gelmişti… Pencerenin açık kanadına konmuş, salona bakıyordu. Gözlerime inanamıyordum.

-Geveze, güzel kuşum, hoş geldin, dedim.

Kuş, bizi görünce evin içine doğru uçtu. Ben hemen koşarak pencereyi kapattım. Geveze de bu arada kafesine yönelmiş ve girmişti. Kafesin kapısını da kapattım.

-Güzel kuşum, dedim. Günlerdir nerelerdeydin? Nerelerde barındın? Hangi tehlikelerle karşılaştın? Ne olur bir daha gitme…

Sevincimden ağlıyordum. Annem de sevinç içinde, saçlarımı okşuyordu.

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile