FATURA

Sabahın erken saatleriydi. Yakup bey, otobüsten iner inmez, tertemiz havayı ciğerlerine bol bol çekti. Hafif bir serinlik vardı ancak üşütmüyordu. Küçük bir valizinden başka eşyası da yoktu. Çevresine bakındı. Birbiri ardınca sarı civcivler gibi duran taksilerden yana yürüdü. İlk taksiye bindi.

-Nereye ağabey? diye sordu taksici.

-Şehir merkezine diye cevap verdi.

Taksi yol almaya başladı. Geniş, çift yönlü bir caddede, henüz fazla araç yoktu. Öyleyken şoför yine de yavaş sürüyordu aracını.

-Bakıyorum acele etmiyorsun…

-Niçin acele edeyim ağabey? “Acele giden ecele gider.” derler, bilirsiniz.

-Orası öyle… Bir an önce beni bırakarak durağa dönmek ve sıraya girmek gibi bir düşüncen yok gibi... Ben bu açıdan sormuştum.

-Durakta pek fazla araç var ağabey. Burası öyle büyük bir şehir değil. Bu yüzden, yolcu sayısı da pek fazla olmuyor. Aceleye gerek yok… Şehir merkezinde, nereye gitmek istersiniz?

Yakup bey, bu soruya hazırlıklı değildi. Şehir merkezinde, işi icabı iki iş adamı ile görüşmeler yapacaktı. Sabahın erken saatlerinde, onlar da iş yerlerini açmış olamazdı.

-Hükümet önündeki meydana gidelim…

-Peki…

Santral garaj, şehrin biraz dışında fakat fazla uzak değildi. Kısacık yol tükenmiş, şehre girmişlerdi. Deniz kenarındaki bu şehrin hemen  girişine, denize nazır çok güzel park yapılmıştı. Parkın yeşilliği ile denizin maviliği, seyrine doyum olmaz bir manzara oluşturmuştu. Burada biraz oyalanmak, o manzaranın tadına doymak isteği uyandı.

-Beni burada bırakabilir misin?

-Sen bilirsin ağabey. Burası zaten söylediğin meydana yaya beş dakikadır. Şu caddeyi takip ettiğinde oraya varırsın.

Ücreti ödedi, “Hayırlı işler!” diyerek taksiciyi gönderdi. Parkta sabah yürüyüşü yapan insanlar vardı. Hepsi eşofmanlı, çoğu orta yaşın üzerinde ve şişman denecek yapıda kişilerdi. Yeşillik, deniz manzarası onların umurunda değildi, kendi işlerine bakıyor, hızlı ve tempolu yürüyorlardı. Parka girdi. Deniz kenarına doğru gitti. Kenardaki banklardan birine oturdu. Bir zaman denizi, denizde hafif esintinin tesiriyle oluşan küçük dalgaları, parktaki ağaç ve çiçekleri inceledi.

Gece yarısından bu yana yolda idi. Ne kadar istese de uyuyamamıştı. Herkes horul horul uyurken o gözleri açık yolculuk yapmıştı. Bu sebeple başında bir ağrı vardı. Temiz hava, manzara, her geçen dakika, uykusunu açıyor; ağrı da gittikçe azalıyordu. “Yolculuklarda uyumaya alışmazsan böyle sersemlerim. Biraz sonra iyi bir kahvaltı yapayım da kendime geleyim.” diye mırıldandı.

-Boyayalım dayı!

Sabahın erken saatlerinde, bir ayakkabı boyacısı… On üç – on dört yaşlarında bir çocuk; omzunda boya sandığı, elinde arkasız bir oturak. Esmer, gözleri kara üzüm karası amma bakışları ve güler yüzü ile sıcacık. Üzerinde kısa kollu, gri, temiz bir gömlek; ütüsüz lacivert bir pantolon ve eski fakat boyalı ayakkabılar. Boyacı da boyasız ayakkabı giyecek değildi ya…

-Boyatmak ister misin?

Çocuğun sesinde, öyle bazılarınınki gibi “ne olur boyat da üç beş kuruş kazanayım!” şeklinde algılanacak yalvarma yoktu. Tavrı ve konuşması, alışveriş esnasındaki bir esnaf veya zanaatkârın ciddiyetindeydi. Yakup bey, ayakkabılarına baktı. Boyası idare ederdi amma boyatsa da olurdu.

-Peki, dedi boya bakalım.

Çocuk görevini yapmağa başladı. İşini büyük bir ciddiyetle ve dikkatli yapıyordu. Arada bir, göz ucuyla kısa bakışlar atıyor, şehirdeki bu yabancıyı tanımaya çalışıyordu. Tanımak için de konuşmak gerekirdi. Bir zaman sonra, merakını gidermek için konuştu.

-Şehrimize hoş geldiniz dayı, dedi.

-Hoş bulduk delikanlı, diye karşılık verdi Yakup bey. Mesaiye pek erken çıkmışsın!

-Mecburum… Bakmaya mecbur olduğum kişiler var. Sabahın erken saatlerinden hava kararıncaya kadar çalışırım.

-Peki parkta ne işin vardı? Bak, buraya herkes spor ayakkabıları ile geliyor.

-Evimiz bu tarafta dayı. Seni oturuyor görünce, ayakkabı boyatıp boyatmayacağınızı sorayım dedim. Sorduğum da iyi oldu. Siftahı senden yapacağım. Bizim işler böyle, sormadan olmuyor.

-Sormakla iyi ettin.

Yakup bey, çocuğa bakarak düşüncelere daldı. “Kara kuru, zayıf bilekli, parmakları boya içindeki bu çocuk, sorumluluk altında… ‘Bakmaya mecbur olduğum kişiler var.’ derken sanki olgun bir aile reisi gibiydi.” Kıyaslama ihtiyacı duyarak kendi çocuklarını göz önüne getirdi. Yeme, içme, giyinme ve yaşamada bu çocukla aralarındaki farkları düşündü. “Bu boyacı çocuğun sorumluluk duygusu benimkilerden oldukça fazla…” kararına vardı.

-Demek bakmaya mecbur olduğun kişiler var!

-Evet… Annem ve iki kardeşim. Onlar benim elime bakıyor.

-Baban yok mu?

-Altı ay önce öldü.

-Okula gidiyor musun?

-İlköğretim okulunu geçen yıl bitirdim. Bu yıl liseye gidemedim…

Çocuk, son cümleleri pek hüzünlü söylemişti. Acısını tazelemiş olmanın pişmanlığını duydu.

-Evin reisi sensin demek.

-Evet…

Yakup bey, “İyi ki bu parka gelmişim!” diye düşündü. Çocuğu sevmişti. Bir çocuk için katlanılması pek zor olan fakirlik ve babasızlık gibi iki olumsuzluğa rağmen sorumluluk duygusu ile dolu olması onun hoşuna gitmişti.

-Aferin… Hayata küsmüyor, çalışıyorsun.

-Başka çarem yok!

Çocuğun gömlek cebindeki faturaya benzeyen kâğıt parçası dikkatini çekti. Su, telefon veya elektrik faturası gibi bir şeydi bu. Ne kadar dikkat etse de hangisi olduğunu anlayamamıştı. Merak içinde kalmıştı. “Acaba ne faturası? Ödenecek miktar kaç paradır? Bu faturayı bu çocuk mu ödeyecek?” soruları birbiri ardınca sıralandı. En iyisi sormaktı.

-Cebindeki fatura galiba, dedi.

-Ha, evet, elektrik faturası. Yarın son gün…

-Ne kadar?

-Kırk lira… Bugün ödemeyi düşünüyorum.

Çocuk boya işini bitirmek üzereydi, cila üzerine son fırçaları atıyordu. O sırada parkın kenarında, bir ekmek arabası durdu. İki fırın işçisi, iki kasa ekmek ve bir kasa dolusu simit çıkarıp, az ötedeki büfeye götürdüler. Yakup bey, acıktığını hissetti. “Bu çocuğun kahvaltı yaparak evden çıktığını sanmıyorum. Ben de acıktım. Birlikte, bir kahvaltı yapalım.” diye söylendi içinden. Önce boya parasını verdi. Sonra sordu.

-Büfede çay yapıyorlar mı?

-Bilmem, dedi, sorarız.

-Öğrensek… Yardımcı olur musun?

-Evet.

Birlikte büfeye gittiler. Çay yeni demlenmişti. Çocuk, gidecek oldu.

-Gel delikanlı, dedi. Bana arkadaş ol.

Çocuk anlamıştı. Büfeye yakın bir bank’a oturdular. Sıcacık iki simit, yanında peynir ve çay ile kahvaltılarını yaptılar. Çocuk konuşmuyor, yemeğini yiyor; sorulursa cevap veriyordu.

-Fatura bedelini ödeyecek paran var mı?

-Yok… Bugün ve yarın kazanacaklarımla ödeyeceğim.

Yakup bey, fatura bedelini çocuğun eline sıkıştırmak istediyse de vazgeçti. “Biraz çalışsın bakalım. Gün içinde veririm. Şimdi versem, bugünkü çalışmasını bırakabilir; çocuk bu…” diye düşündü.

-Buradan nereye gideceksin?

-Hükümet Önü Meydanına gideceğim dayı. Orada gün boyu daha çok insan bulunuyor. Ayakkabı boyatan da çok oluyor.

-Ben de işim icabı oralarda olacağım, mutlaka görüşelim. Tamam mı delikanlı?

-Tamam… Teşekkür ederim.

Boyacı gitti. Biraz sonra Yakup bey de kalktı. Çocuğun ardı sıra Hükümet Önü Meydanına doğru yürüdü. İlk görüşmesini öğleden önce yaptı. İkinci görüşmesi öğle sonrasına kalmıştı çünkü görüşeceği kişi, iş yerine öğleden sonra gelecekti.

Öğle saatlerinde boyacı çocukla tekrar karşılaştılar.

-İşler nasıl delikanlı? Fatura parasını kazanabildin mi? diye sordu.

-Daha nerede! diye cevap verdi çocuk.

-Akşama kadar kazanabilir misin?

-Nasip… Akşama olmazsa yarına…

-Öğle vakti… Ben yine acıktım. Sen acıkmadın mı?

-…

Boyacı, Yakup beyin, öğle yemeği teklifini “Olur mu ya dayı? Sabah zaten seni masrafa soktum!” reddetti. Sonra ısrarlar karşısında kabul etti. Meydandaki lokantalardan birine girdiler.

Yakup bey, yemek sırasında, fatura bedelini çocuğun eline vermeyi düşündüyse. Sonra vazgeçer gibi oldu ve yine vazgeçti. “Biraz daha çalışsın ve kazansın. Şimdi parayı verirsem, çalışmayı yarım bırakıp dönebilir; çocuk bu! İş görüşmesini yaptıktan sonra gelir, ödemeyi yapmasına yardımcı olurum.” diye düşündü.

-Ben görüşmeyi yapıp geleceğim. Mutlaka buluşalım, dedi.

-Peki dayı, ben buralardayım…

Yakup bey görüşme yapmak üzere ayrıldı. Çocuk, kaldırımın kenarına oturdu. Yanından geçen kişilerin ayakkabılarına bakarak, rahatsız etmeyecek yükseklikte seslenmeye başladı.

-Boyacı… Boyayalım dayı!

İki saat kadar sonra yeniden buluştular. Çocuk, Yakup beyi görünce sevinmişti.

-İşin bitti mi dayı? diye sordu.

-Evet… Artık gideceğim.

Fatura bedeli olan parayı yine çıkarıp vermek istese de içindeki ses ona mani oldu. “Çocuk bu!” diyordu içindeki ses. Bakarsın parayı başka yerlerde harcar! Ödemeyi birlikte yapınız!” Yakup bey, “Bu çocuk, başkalarına benzemiyor; sorumluluk sahibi biri…” diye karşı çıktıysa da içindeki ses “Ödemeyi birlikte yapınız!” diye ısrar ediyordu. Yakup bey, içindeki sese uydu.

-Delikanlı! Elektrik parası ödemeleri nerede yapılıyor?

Çocuk, fırça tuttuğu sağ elini uzatarak;

-Hemen şurada, şu sokakta, dedi.

-Oraya birlikte gidelim.

Çocuk, bu birlikte gitme işine akıl erdirememişti fakat itiraz etmedi. Gittiler. Yakup bey, çocuğun cebindeki faturayı aldı. Bir iyice baktı. Ödenecek miktar tam kırk lira idi. Cebinden o kadar parayı çıkarıp ikiye katladığı faturanın içine koydu.

-Git, ödemeyi yap!

Çocuk yine itiraz etmedi. Sandığını, oturağını Yakup beyin yanında bırakarak sıraya girdi ve ödemeyi yaptı. Yanına geldiğinde yanakları al aldı…

-Teşekkür ederim dayı, dedi. Bana çok yardımcı oldun. Sabah kahvaltısı ve öğle yemeği yedirdin sonra da elektrik faturasını ödedin. Senin hakkını nasıl ödeyeceğim?

-Kolay, dedi Yakup bey.

-Nasıl?

-Okuyup bir iş ve kazanç sahibi ol. O zaman muhtaç kişilere el uzattığında bana olan hakkını ödemiş olursun.

-Peki dayı!

-Hoşça kal.

-Sen şimdi gidecek misin dayı?

-Evet, bilet alıp gideceğim.

Çocuk, “Gidecek misin?” derken pek içten ve acıklı söylemişti. Sanki öz dayısından ayrılıyor gibiydi. Utanmasa nazlanacak, “Gitme! Bu şehirde kal.” diyecekti.

-Şurada, bilet satan bir yer var. Seni oraya götüreyim.

-Gidelim.

Bilet alınırken birlikte idiler. Çocuk, bilet üzerindeki yolcu adı bölümüne yazılan kelimelere bir iyice baktı, o kelimeleri hafızasına kazıdı. “Bu iyi insanı hiç unutmayacağım. Onu, ömrüm boyunca minnetle hatırlayacağım.” diye düşünüyordu.

Yakup bey, santral garaja gitmek üzere bir taksi çağırdı. Vedalaştılar.

-Hoşça kal delikanlı!

-Güle güle dayı!

Çocuk, el öperken ağlamamıştı amma epey üzülmüştü. Sevmişti o iş adamını. Çünkü bu tür ilgileri pek seyrek görüyordu.
 
***

Yıllar geçti. Bir sabah, Yakup beyin iş yerindeki odasına uzun boylu, esmer bir delikanlı girdi. Bu telefonda konuşarak randevulaştığı, bilgisayar firması sahibi kişiydi. İş yerindeki bilgisayarların bakımı ile ilgili bir anlaşma yapacaklardı. Kara üzüm gözlü idi genç, güler yüzlüydü; ona pek sevimli gelmişti. Tanıştılar. Adını söylediğinde, gencin yüzündeki değişmelere anlam verememişti. Bir an için hüzün, sonrasında sevinç kaplamıştı gencin yüzünü ve bakışlarını.

-Ne içersiniz? diye sordu.

-Çay, dedi genç, gülümseyerek. Yanında bir simit ve peynir de olmalı. Henüz kahvaltı yapmadım.

-Pekala, dedi Yakup bey.

“Pekala” demişti amma bir taraftan da yadırgamıştı. İlk defa geldiği bir yerde bir insanın yiyecek bir şeyler istemesi hoş değildi. Bu tür kişileri sırnaşık, arsız olarak nitelendirirdi. Sekreter kız söylenenleri getirdi. Birlikte yiyip içmeye başladılar. Henüz iş konuşmasına girmemişlerdi; havadan sudan konuşuyorlardı. Gencin dudaklarında ve bakışlarında, hiç sönmeyen bir tebessüm vardı. Genç, kahvaltı sonrasında koltuğa bir iyice yayılarak oturdu. Yine gülümseyerek ve Yakup beyin gözlerinin içine bakarak;

-Bu ömrümde yediğim en lezzetli ikinci kahvaltı, dedi.

-Yaa! dedi Yakup bey. Birincisini nerede yemiştiniz?

Önce şehrinin adını söyledi genç. Sonra bakışlarını hiç ayırmadan;

-Bir gün, sabahın erken saatlerinde boya sandığımı alıp çalışmaya giderken… Deniz kenarındaki parkta… İş adamı dayımla birlikte… diye konuşmasına devam etti…

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile