TEMİZLİK İŞÇİSİ

Bir elimde çalı süpürge, bir elimde faraş; görevimi yapmaktaydım. Sigara izmaritleri, kuru ağaç yaprakları, bisküvi ve çikolata türünden yiyeceklerin kapları, kâğıt parçaları ve ay çekirdeği kabukları… Ne varsa süpürüp topluyor; faraşa katarak yanımdaki tekerlekli çöp bidonuna atıyordum. Tabi kendi kendime de söyleniyordum:

“Ah, çocuklar ah! Şu yediğiniz şeylerin kaplarını yerlere atarak çevreyi kirletmeseniz olmaz mı? Öğretmenleriniz size çöplerin çöp kutusuna atılması gerektiğini defalarca söylemesine rağmen niçin böyle davranıyorsunuz?” diyordum.

Söylenmemden, sitemlerimden büyükler de nasiplerini alıyordu.

“Belediye önündeki meydana oturuyor, geleni geçeni seyrediyorsunuz. Burada dolaşırken, otururken yediğiniz çekirdeklerin kabuklarını, içtiğiniz sigaraların izmaritlerini yere atmak da ne oluyor? Ah, bizim insanımız ah! Şu temizliği bir türlü öğrenemeyeceğiz.”

Bir taraftan böyle söyleniyor, diğer taraftan da şöyle düşünüyordum: “Herkes çöpünü çöp kutusuna atsa buralar tertemiz olurdu. O zaman benim gibi bir temizlik işçisine lüzum kalmazdı. Birileri kirletecek ki bana iş çıkacak. Buraları temizleyerek ben de ekmek paramı kazanacağım.”

Bu düşünceler içinde çalışırken yanıma biri yaklaşmış olmalı ki elini omzuma koymuş ve şöyle demişti:

-Süleyman!

İrkilerek baktım, belediye hizmetlilerinden biriydi.

-Başkan bey seni çağırıyor!

Başkan bey, yani Belediye Başkanı idi çağıran, hemen anlamıştım elbett. Ne var ki paniğe kapılmış ve sormadan edememiştim:

-Belediye Başkanı mı dedin?

-Evet, Belediye Başkanımız çağırıyor. Hemen, birlikte gideceğiz.

İşte o an, dizlerimin titremeye başladığını hissettim. Ayakta zor duruyordum. İşte, yaşamayı hiç istemediğim, korktuğum an başıma gelmişti. Güç bela bir iş bulmuştum. Şimdi de işimden ve ekmeğimden olacaktım…

Süpürgeyi, faraşı çöp bidonunun içine koydum. Bidonu bir köşeye çektim. Beni çağırmaya gelen hizmetlinin ardı sıra yürümeye başladım. Şurada altı aydır, karnımı doyuracak bir işim vardı; rahatım iyiydi. Evime ekmek götürebiliyor; hane halkımın yüzünü güldürebiliyordum. İşinden olmak; yeniden fabrikaların, iş yerlerinin kapılarını çalarak iş istemek kolay değildi. Bilgisayar, muhasebe gibi alanlarda bilgisi olmayan, ilkokulu zorlukla bitirmiş orta yaşlı bir insana kim iş verirdi? Ya hizmetli olarak çalışabilirdim ya da bekçi… Benim gibi niceleri vardı iş arayan. Öyleleri, o tür işleri çoktan kapmış olurdu. Bazı işverenler, yüzüme karşı, “İşçiye ihtiyacımız yok!” diyorlardı. Bazıları da adımı, adresimi, telefonumu yazıyor; “İhtiyacımız olursa seni ararız.” deyip başlarından savıyorlardı. Sonraki günlerde ne arayan oluyordu ne de soran… Her günün akşamı, iş bulamamış, evine üç kuruş kazanarak gelememiş bir baba olarak üzüntüyle dönmek kadar güç bir iş yoktur dünyada...

Görev alanım, belediye binasının çevresini temizlemekti. Görevimi kusursuz yapıyordum. Belediye binasının yakın çevrelerinde tek bir izmarit, tek kuru yaprak, tek yiyecek kabı, tek ay çekirdeği kabuğu görülmezdi. Süpürürdüm, yıkardım, silerdim…

Başkan Bey de görüyordu durumu. Bugüne kadar bana tek sitemi olmamış; “Buralar niye böyle pis?” dememişti. Makamına geçerken gördüğünde selam verir, “Hayırlı işler, kolay gelsin!” demeden geçmezdi. Koca Belediye Başkanı, işçisiyle selamlaşmayı, işçisinin gönlünü almayı ihmal etmezdi. İyi adamdı Başkan Bey, babacan insandı…

Temizlikten yana bir kusurum olamazdı ve bu sebeple suçlanamazdım. Bu durumdan emindim. Ancak bir gerçek vardı ki işte o, dizlerimi titretiyor, işsiz ve ekmeksiz kalma korkusunu bana bütün şiddetiyle yaşatıyordu.
 
***

Rıfat, komşusunun kapı zilinin düğmesine dokunduğu anda, kapı zili ile birlikte cep telefonu da çalmaya başladı. “Bir sipariş olmalı…” diye düşünerek telefonun ekranına baktı. Arayan, belediyenin temizlik işleri müdürüydü. Aklına kötü düşünceler geldi, heyecanlandı, kalbi cız etti. Kapıya çıkan komşu kadına, elindeki pirinç torbasını verdi. Kadın, elindeki parayı uzatarak sordu:

-Borcumuz ne kadar?

Rıfat, komşusuna “Bir dakika” anlamında bir işaret yaparak telefonu açtı.

-Buyur müdürüm…

Sesi, yaşamakta olduğu panik sebebiyle titrek çıkmıştı.

-Oyun bitti Rıfat, dedi karşıdaki.

-Ne, nasıl? Ne oldu?

-Belediye başkanı gerçeği öğrenmiş, seni çağırıyor. Hemen makam odasına gideceksin.

-Eyvah!

-Nerede ne yapıyorsan, hemen Başkanın yanına gitmelisin.

-Tamam, hemen gidiyorum.

Kadın, onun olumsuz bir durum içinde bulunduğunu görmüştü.

-Ne oldu Rıfat bey? dedi. Ne var? Yüzünün rengi attı. Kötü bir durum mu var?

-Yok, bir şey yok, diye mırıldandı Rıfat.

Kadının uzattığı parayı titreyen elleriyle aldı, çantasındaki bozukluklardan bir kısmını sayarak verdi. Teşekkür ederek, iyi günler dileyerek oradan ayrıldı. Belediye binasına doğru, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Eli yeniden telefonuna gitti. Temizlik işleri müdürünü aradı.

-Müdürüm, hemşerim…

-Buyur Rıfat…

-Bir şey yapamaz mısın? Sen de oraya gelsen, bana arka çıksan…

-Başkan beni de çağırdı. Ben de orada olacağım. Ancak elimden bir şey gelmez.

-Nereden öğrenmiş?

-Bilmiyorum.

-Peki durumu seninle konuştu mu?

-Evet… Her şeyi öğrenmiş. Bir şey diyemedim. İşin başında konuştuğumuz gibi, haberim yokmuş gibi davrandım; inandı. Ben üzerime düşeni yaptım, seni koruyup kolladım. Bundan sonra benden bir yardım bekleme…

Rıfat, telefonu cebine koydu. Bir taraftan da düşünüyordu. Acaba Başkanı kim haberdar etmiş olabilirdi? Aklına iş arkadaşlarından, komşularından birkaç isim geldi. Sonra da hanımının son günlerde değişen yaşantısı ve övünmelerini hatırladı. Koluna burgulu bilezikler almış, şıngırdatarak konum komşuya karşı övünür olmuştu: “Hem belediyeden maaşlıyız hem de ticaretten gelirimiz var. Bileziklerimin sayısını ona tamamlayacağım. Önümüzdeki sene, Didim’den bir yazlık almayı düşünüyoruz. Şehir yerinde yaz mevsiminin sıcakları çekilmiyor…” Sen övünürsen, birileri de kıskanır ve ihbar eder işte! Ah, hanım ah! Şimdi sana diyeyim?

Korkulu, olabildiğince hızlı ve sarsak bir yürüyüşle belediye binasına ulaştı. Sekreterin kalkarak makam odasının kapısını açmasından, beklendiğini anladı. Girdi, arkasından kapı kapandı. Belediye Başkanının yüzünde öfke yüklü bir gülümseme vardı. Köylüleri Süleyman ile Temizlik İşleri Müdürü, başları önde, ellerini kavuşturmuş, ayakta beklemekteydiler. Kendisi de kapının hemen yanında, ellerini kavuşturarak ve başını eğerek durdu.

-Hoş geldin Rıfat…

Başkan Bey, hoş geldin diyordu. Karşılık vermemek olmazdı.

-Hoş bulduk sayın Başkanım, dedi fısıltılı bir sesle.

-Sen Belediyede mi çalışıyorsun?

-Evet.

-Görevin ne?

-Temizlik işçiliği.

-Görev yerin neresi?

-Belediye binası ve çevresi.

-Peki bu kim?

Başkan, eliyle Süleyman’ı göstermiş ve sormuştu. Rıfat, başını daha da eğdi. O an, yer yarılsa yerin içine girebilirdi. Başkan sorusunu sert bir sesle tekrarladı.

-Cevap ver, bu kim?

-Süleyman… Benim köylüm, akrabam…

-Adını da biliyorum, köylün ve akraban olduğunu da!

-O, benim işçim…

-İşçinin işçisi ha?

Belediye Başkanı bir kahkaha patlattı. Kaçamak bir bakış attı Rıfat. Bu kahkaha, Başkanın yumuşaması, affetmesi anlamına gelebilirdi. Hayır, hayır, öyle bir ifade yoktu; Başkanın yüz hatlarında yumuşamaya, affetmeye işaret bir iz göremedi; öfke bütün şiddetiyle, yerli yerinde duruyordu.

-Neden böyle yaptın? Neden kendi görev alanını terk ederek işini bir başkasına yaptırdın?

Rıfat, anlatmanın, konuşmanın bir anlamının kalmadığının farkındaydı. Başını daha da eğdi; suskun, korkulu öylece durdu.

-Ben anlatayım, dedi Başkan… Sen sendikalı işçisin, ücretin asgari ücretin üç katı. Yerine Süleyman’ı işçi olarak tutarak ona asgari ücretten maaş verdin. Ben, Süleyman’ı yüzlerce çalışanımdan biri zannedecektim. Öyle de sandım, aldatıldım… Bu arada kendin, mahallede gıda maddeleri satıcılığına başladın. Hem maaştan kazandın, hem de gıda maddeleri satışından… Durum aynen böyle değil mi?

-…

-Cevap ver Rıfat!

-Evet sayın başkanım, öyle…

-Üç köylü, üç hemşeri, şunların yaptığı işe bak! Ne tezgâh be!
 
***

Süleyman, bulduğu geçici işten olacağını bilmenin rahatlığı içindeydi artık. Korkuyu, heyecanı üzerinden atmış; dizlerinin titremesi geçmiş ve rahatlamıştı. Hangi fabrikaların, hangi iş yerlerinin kapısını çalması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Bu sebeplerle başını kaldırmış, makam odasını, Başkanı, Temizlik İşleri Müdürünü ve Rıfat’ı seyretmeye koyulmuştu.

Su parası yatırmak, emlak vergisi ödemek için belediyeye defalarca gelip gitmişti amma makam odasına ilk gelişiydi; pek de hayırlı bir geliş olmamıştı bu. Makam odası, epeyce genişti. “Benim evin tamamı ancak bu kadar eder.” diye düşündü. Başkanın masası da, odanın bir tarafına yerleştirilmiş toplantı masası da epeyce büyüktü.

Temizlik İşleri Müdürü ile Rıfat, başları önde bekliyorlardı. Kısa bir sessizlik yaşanıyordu. Başkanın bakışları her üçünün üzerinde geziniyordu. Bu arada Süleyman’la Başkanın bakışları birkaç defa karşılaştı. Başkanın Rıfat’la konuşurkenki öfke dolu bakışları, kendisine yöneldiğinde değişiyor muydu ne? Sevgi, takdir, acıma dolu bir bakıştı Süleyman’ın görebildiği veya öyle sanıyor ancak yine de bir anlam çıkaramıyordu.

Başkan, önce Rıfat’tan yana dönerek konuştu.

-Sen, gıda maddeleri satışına devam edebilirsin, dedi.

Sonra Temizlik İşleri Müdürüne döndü.

-Müdür Bey!

-Buyur sayın başkanım!

-Seninle daha sonra konuşacağız.

-Emrin olur sayın Başkanım!

-Önce Rıfat’ın durumunu bir tutanakla tespit ederek derhal işine son ver. Sonra…

Yine kısa bir sessizlik yaşandı. Başkan Süleyman’dan yana döndü.

-Sonra… Süleyman’ı kadrolu temizlik işçisi olarak göreve başlat. Görev yeri yine belediye binası ve çevresi olsun. Ben onun işinden, görev anlayışından memnunum.

Süleyman, hiç de ummadığı, aklından bile geçmeyen bu durum karşısında sevindi. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi. Bir anda kendini Başkanın yanında, onun ellerini öpmek isterken buldu. Başkan, el öpmeye izin vermedi; ayağa kalktı, sağ kolunu kapıya doğru uzatarak emretti:

-Çıkın… Dediklerimi yapın!

Çıktılar…

(2008)

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile