SARILIK OLMUŞUM

Üzerinize afiyet rahatsızım. Üzerimde bir hâlsizlik var. Başımı yastıktan kaldıramıyorum. İştahım da yok.
 
Hastayım, bitkin bir durumdayım…

Anam, babam üzüntülüler. Anam, bir şeyler yedirmeye çalışıyor.

-Ye güzel oğlum! Yemezsen nasıl iyileşeceksin? İki lokmacık olsun, ye! diyor.

Ben anasını kıracak bir çocuk değilim. Bugüne kadar onun bir dediğini ikilettirmedim. Ancak iştahım yok, canım hiç yemek içmek istemiyor. Önce, başımı iki yana sallayıp “Hayır!” diyorum. Yemezsem iyileşmeyeceğimi bildiğim için zorlanarak da olsa yemeye çalışıyorum. Ne var ki yediklerimi anında çıkarıyorum.

Babam, işe gidemedi. O, tarla ve bahçelerde çalışan bir işçi. Babamın işine gidememesi her şeyden kötü. Bugün eve para girmeyecek demektir. Benim hastalığım sebebiyle belki önümüzdeki günlerde de işe gidemeyecek… Ailecek hepimiz onun eline bakıyoruz. Ah, hasta olmasaydım! Nereden buldu beni bu hastalık?

Komşular birer ikişer gelip gidiyorlar. Hastalığımın ne olduğunu soruyorlar.

-Sarılık, diyor anam.

Hastalığımın ne olduğunu böylece öğrenmiş oluyorum. Her komşu kadın, önce yanıma kadar sokulup gözlerime bakıyor.

-A! Gerçekten öyle. Gözlerinde beyazlık kalmamış çocuğun, sapsarı olmuş, diyor.

Komşu teyzelerin hepsi sanki bir uzman doktordur. Hepsi birçok çare söylüyor. Hem öyle kesinlikle söylüyorlar ki yapılmazsa iyileşme mümkün değildir. “Çocuğu hemen doktora götürün!” diyen yok.

En son ziyaretime gelen komşu kadın da kendince bir yol gösterdi.

-Alnından çenttirtin! dedi. Sarılık hastaları çenttirilince hemen iyi oluyormuş.

Çenttirmenin ne olduğunu bilmiyorum. Bu tavsiye, büyüklerimin aklına yatıyor. Anam beni apar topar giydiriyor. Biraz yürüyorum biraz da babamın kollarında taşınıyorum. Getirildiğim yer mahalle berberi. Benim tıraş olmak için geldiğim yer.

-Amcası, oğlan sarılık oldu da, diyor babam. Çentiver de iyileşsin.

-Hemen, diyor berber.

Beni koltuğa oturtuyorlar. “Hastayım! Berberde ne işim var?” diyecek hâlde değilim. Berber amca eline usturayı alıyor. Bu kesici aleti görünce korkuyorum. Korkmakta haklıyım çünkü neremi kesecek ve bana ne kadar acı verecek bilmiyorum. Komşu kadının; “Alnından çenttirtin!” sözü aklıma geliyor. Demek ki çentme işi alnımda yapılacak.

-Ne yapacaksın? Ne kadar keseceksin? diye soruyorum.

-Korkma, diyor berber amca, şöyle ufak bir iş. Canın acımayacak.

Ustura ile kesecek ve canım acımayacakmış! Çocuk isem de hemen kanacak değilim ya! Babam korkumu gidermeye çalışıyor.

-Pire ısırıyor gibi olacak, korkma!

Teslim olmaktan başka çarem yok. Kaçıp gidecek güçte değilim zaten. Kendimi koltuğa ve berber amcaya teslim ediyorum. Berber, sol eliyle alnımı bastırıyor ve başımı koltuğun arkasına bir iyice dayıyor. Yine sol elinin baş ve işaret parmakları ile iki kaşımın arasındaki deriyi iyice geriyor. Sağ elinde tuttuğu usturanın uç kısmını yaklaştırıyor. Büyük bir gerginlik içinde korkuyla bekliyorum. Usturanın ucu alnıma değiyor, cız…
 
Orayı biraz kesiyor. Canım acıyor tabi… Bir “Of!” diyorum usulca…

-Aferin! diyor berber amca. Hiç korkmadın. Başka çocuklar ağlarken yıkıyor burayı.

Demek ki burada başka çocukların alınları da çentilmiş. Ben, ağlamayan, dayanıklı bir çocuğum. Gururlanıyorum. Berber amca akan kanı pamukla siliyor. Bir miktar pamuğu orada bırakıyor. Sonra da konuşmasını sürdürüyor.

-Bitti işte, diyor. Haydi geçmiş olsun. Pamuğu parmağınla bas. Bir zaman orada kalsın.

Babamın da yardımı ile koltuktan kalkıyorum. Oradan ayrılırken, babam, berber amcanın avucuna bir lira para bırakıyor ve;

-Sağ ol usta, diyor.

-Allah bereket versin, diyor berber. İnşallah şifa bulur.

-İnşallah!

Yolda babam, yapılan iş ile ilgili bilgi veriyor.

-Kısa zamanda iyi olacaksın oğlum, diyor. Berber amcan iki kaşının arasını çentti. Seni hasta eden pis kan oradan akıp gitti…

İyileşmeyi ben de istiyorum. Ancak çocuk aklım ve okulda aldığım bilgiler, berberde bu işin olmayacağını söylüyor. Eve götürülüp tekrar yatırılıyorum. Günler geçiyor. Bende bir değişiklik görülmüyor. Yine hâlsiz yatıyorum. Zorla yedirildiğim birkaç lokma, zorlanarak içtiğim birkaç yudum süt… Yemem içmem işte bu kadar.

İyileşemiyor olmaktan dolayı üzüntülüyüm. Üzüntüme başka bir sebep de okula gidemiyor olmam. Derslerden kalıyorum, arkadaşlarımla beraber olamıyorum. Oyunlara katılamıyorum. Öğretmenimi göremiyorum. Sonra okulda bir münazara yapılacaktı. Ben o münazara ekiplerinden birindeyim hatta ekibin başkanıyım. Kazanmamız gerekiyor. Bu sebeple hemen iyileşmeli ve okula gitmeliyim.

Bir gün sınıfımızdan iki arkadaş çıkıp geliyor. Bana “Geçmiş olsun!” diyorlar. İçlerinden biri Halit;

-Öğretmenimiz, beni münazara ekibine aldı. Senin yerine ben konuşacağım, dedi.

Sevindim. Halit de ağzı lâf yapan, çalışkan biriydi. Münazaralarda iyi konuşmak, dinleyenlerin ve jüridekilerin aklını çelecek lâflar etmek önemliydi. Münazaramız, beslenme üzerine. Konumuz; “İnsan beslenmesinde otlar mı yoksa hayvanî gıdalar mı önemlidir?” Halit;

-Münazara ekibindeki arkadaşlara neler tavsiye ediyorsun? Neler söyleyelim? diye sordu.

Benim o konuda hazırlıklarım vardı.

-İçinizden birini, koltuklarından tutarak öne çıkarın ve sandalyeye oturarak konuşturun, dedim. O konuşmacı; “Süt içmeyi sevmediğim için kemiklerim gelişmedi. Yürüyemiyorum, belimi kaldıramıyorum. İki kilo yük taşıyacak gücüm yok!” diye rol yapsın.

Ben münazaraya çok iyi hazırlanmıştım. Peynirin, sütün, yoğurdun, balık ve tavuk etinin, kırmızı etin faydaları ile ilgili daha pek çok bilgi verdim. Arkadaşlarımın bu bilgileri aktarırken oynamaları gereken rolleri anlattım. Ah, şu hastalık! Münazaranın yapıldığı gün okulda olabilseydim, ne roller yapacak, neler söyleyecektim! Dinleyenlerin ağzı açık kalacaktı ve çok alkışlanacaktım. Jüri üyeleri de etkilenecek ve bizim ekibi galip ilan edecekti.

Arkadaşlar gittiler. Ben hastalığımla baş başa kaldım. Yine hâlsiz, iştahsız yatıyordum. Yine komşuların biri geliyor, diğeri gidiyordu. Bir akşamüzeriydi. Yakın komşularımızdan bir kadın kısa bir süre misafirimiz oldu, benimle ilgilendi. O gittikten sonra babam, bir küçük kâğıda sarılı beyaz bir toz getirdi. Bir elinde de bir bardak su vardı.

-Bunu kâğıdı ile birlikte yut oğlum, arkasından da su iç. Bunu içersen iyileşeceksin, dedi.

Babam ilaç getirmişti. O ilaç ki beni ayağa kaldıracaktı. Zorlanarak da olsa yuttum. Suyu da içince kâğıt ve içindeki toz ilaç mideme kadar indi. Babam, başucuma başka kâğıt parçacıkları da getirmişti. Onların içinde de o toz ilaçtan vardı. Günde bir tanesini suyun yardımıyla yutacaktım. Uykum vardı. Gözlerim kapanıyor ve ben buna engel olamıyordum. Gözlerimi kapayıp uyumaya hazırlandım.

Babam odadan çıktı. Kapının hemen dışında anamla fısıldaşmaya başladılar. Ben henüz uyumamıştım, seslerini duyabiliyordum.

-Farkına varmadı, dedi babam. Kolayca yuttu. İnşallah onları da böyle yutar.

-O tozun köpek dışkısı olduğunu bilse yutmazdı, dedi anam. Şifa olur inşallah!

O anda gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bana ilaç diye köpek dışkısı yutturmuşlardı. Başucuma kâğıtlar içine sararak bırakmışlardı. Saydım, tam dokuz tane küçük torbacık vardı. Bana onları da yutturacaklardı. Midem bulandı, kusacak gibi oldum. İlaç niyetine bir dışkıyı yutmuş olmak ne kadar da kötüydü! Şöyle bir düşündüm. Bu çirkin tedavi şeklini başıma saran son gelen komşumuz olmalıydı. Rahatsızlığında, kendisini böyle tedavi ettiği konuşulmuştu evimizde, bir zamanlar… O kadına pek kızdım, kendi kendime söylendim. Bir daha gelirse büyük demeyecek gerekeni söyleyecektim.

Kalktım, ilaç torbacıkları şekline getirilmiş kâğıtları aldım. Görmemeleri için hepsini pijamamın cebine koydum.
 
Düşmemeye çalışarak ağır ağır yürüdüm. Anam ve babam beni ayakta görünce şaşırdılar.

-Sen uyumadın mı? Nereye gidiyorsun? diye sordu anam.

-Helâya, dedim.

-Kendin gidebilecek misin?

-Evet…

-Maşallah, maşallah…

Onlar, benim iyileşmeye başladığımı sanıyorlardı. Ağır ağır yürüyerek helâya gittim. İçinde köpek dışkısından tozlarının bulunduğu sahte ilaçları oraya attım. Üzerine bolca su döktüm. Çıktığımda gülümsüyordum. Benim gülümsediğimi gören büyüklerim de neşelendiler. İyileşmeye başladığımı sanıyor ve seviniyorlardı.

-İyileşiyorsun, dedi babam. Yeni ilacın tesiri görülmeye başlandı.

-Hayır, diye cevap verdim. Gülümsemem iyileşmemden değil. Konuştuklarınızı duydum. Bana içireceğiniz köpek dışkılarının hepsini helâya attım.

Şaşırmışlardı çünkü benden böyle bir tepki beklemiyorlardı.

-Dışkıdan ilaç olmaz ki, dedim.

Yürüyüp odaya girdim ve yattım. Babam ve anam, şaşkın bakakalmışlardı.

Ertesi sabah, uyandığımda anam zorla da olsa birkaç lokma yedirdi. Sonra beni giydirmeye başladı.

-Doktora gideceğiz oğlum, dedi. Berbere çenttirdik olmadı. Toz ilaçları da yutmayıp attın. Böyle giderse iyileşmeyeceksin…

Fakirlik var… Anamın ve babamın bugüne kadar kocakarı ilaçları ile derman bulmaya çalışmaları fakirlikten, biliyordum. Doktora ve ilaçlara para vermekte zorlanacaklar… Belki borç bulacaklar, sıkıntıya girecekler. Ancak iyileşmem onları sevindirecek. İyileşmemi onların da çok istediğini tahmin ediyorum.

Oh be, doktora gitmek ne kadar güzel!…

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile